1 Mayıs 2014 Perşembe

DERSİM’İN ŞECERESİ (VI) SEYFİ CENGİZ

KIRMANCİYE TARİHİNDE DERSİM
Tarih çalışmamda Dersim geleneğindeki Khal Ferat adının Partlar’a referans olduğu sonucuna varıyorum. Bu bölümün devamında Dersim’in Khal Ferat grubu aşiretlerinin orijini konusundaki bu görüşümün bir özetini vereceğim. Bu özetin daha rahat anlaşılması için Partlar ve Sasaniler hakkında bir girişe ihtiyaç vardır.
Aşağıdaki anlatımda Ermenistan yerine sözcüğün geniş anlamında Kırmanciye terimini kullandığımı bir kez daha anımsatmak zorundayım.

PARTLAR VE SASANİLER DEVRİ
ESKİ PARTLAR
Partlar hakkında bir iki önemli uyarı zorunludur.
Birincisi, Partlar’ın dili onların orijini hakkında fikir vermez. Çünkü onlar İran’a girdikten sonra kendi öz dillerini bırakıp Pehlevice’yi yönetim dili olarak üstlendiler. Pehlevice (Partça)’nin resmi dil oluşu ve yayılışı Part yayılmasıyla örtüşüyor gibi.
İkincisi, Part adı da onların kendi öz adı değil. Dolayısıyla bu isim de onların orijini hakkında bir ipucu sağlamıyor. Çünkü bu adı İran’ın Parthava eyaletini (Partiya, Bactriya, modern Horasan) istila ettikten sonra aldılar. Parthava satraplığının adı Elamit dilinde ‘Partuma’, Mısır dilinde ‘Prtyw’s’, Akadca’da ‘Partu’dur.
Bu istila veya göç M.Ö. 250 yılı dolayında yeraldı.
Bu demektir ki, bu tarihten önceki dönemde, sözgelimi Asur, Akamenid ve Heredot dahil Yunan kaynaklarında kendilerine Partlar adıyla referans verilenler Parthava eyaletinin M.Ö. 250‘den önceki erken halkıdır.
Horasan (Baktriya)’ın M.Ö. 250’den evvelki halkı olan asıl ya da eski Partlar hakkındaki ilk bilgiyi Asur kıralı Esarhaddon’un yazıtlarında buluyoruz. M.Ö. 673’te Parthava eyaletine bir baskın yapan Asur kıralı Esarhaddon’un esir ettikleri arasında iki enteresan isim geçer:
‘Partukkalı Zanasana’ ve ‘Partakkalı Uppis’.
Akamen devletinin kurucusu Kurus (Cyrus), M.Ö. 546-639 tarihleri arasındaki Doğu seferi sırasında zapt ettiği Parthava eyaletinin yönetimini Darius’un babası Hystaspes’e bırakır. Hystapes, Zerdüşt’e koruma verdiği rivayet edilen yöneticidir. M.S. 521 yılı dolayında Parthava eyaleti taht için mücadele eden Med Fravartiş’in önderliğinde Hystapes’e karşı isyan eder. Behistun yazıtı Parthava eyaletinin adını bu olay nedeniyle de kayda geçirmektedir. O tarihte bu eyalet Hırkaniye’yi de içeriyordu ya da onunla birleşikti.
Akamen imparatorluğunun eyaletlerini ve sınırlarını gösteren Heredot’taki listede bu eyaletin sonraları Hırkaniye’den koparılıp Chorasmiya (Harzem) ile birleştirildiği görülmektedir. Yine Heredot’un aktardığına göre Akamen kıralı Xerxes’in Yunanistan seferine bu eyaletin sakinleri olan Partlar, Pharnaces’in oğlu Artabazus kumandasında bir birlikle katılmışlardır. Akamenler ile Büyük İskender’in Makedonları arasındaki ünlü Arbela (Erbil) savaşında Pathava halkı Akamenler’in safında savaştı.
Darius III ölünce Parthava eyaleti de İskender’in eline geçti.
Son Parthava (Partiya) satrapı Phrataphernes Hırkaniye’de İskender’e teslim oldu ve onun yerine yine bir Part olan Mısır’dan Amminaspes atandı. İskender’in Makedonları döneminde Partiya tekrar Hırkaniye ile birleştirildi. M.Ö. 316’dan sonra ise Partiya eyaletinin Bactriya ile birleştirildiğini görmekteyiz.
Part ve Parthava (Partiya) adları, Pahlav, Pahlavi, Pehlevi vb şekiller altında da görünürler. Pahlav, Pahlavi veya Pehlevi gibi şekilleri Part ve Partiya sözcükleriyle ilişkilendirenler olduğu gibi, bunların kökeninin Belh (Bahl) kelimesi olduğunu söyleyenler de vardır. Ermeni kaynakları Partlara Bahlavuni (Pehlevi) der. Pahlawan, Pahlalı demektir. Bu aynı bölge Baktriya diye de bilinir.
Özetlersek, tarihte ‘Part’ adıyla bilinen iki adet kavim vardır.
Bunlardan birincisi M.Ö. 250’den evvel İran’ın Parthava eyaletinde yaşayan halktır. Yukarıda bu halk hakkında bilinenleri kısaca toparladım.
İkincisi ise, M.Ö. 250’den itibaren bu eyaleti istila edip bu halka ait Part adını ve bu halkın dili olan Partça veya Pehlevice’yi üstlenen istilacı halktır.
O halde Partlar derken, bu ayrımı akılda tutmalı. Ama, tüm kaynaklar M.Ö. 250’den sonraki Part tarihini, Part adını sonradan alan halkın tarihi olarak anlatırsa da, bizler ad ve dil örtüşmesi nedeniyle bu iki kavmin tarihinin M.Ö. 250’deki istiladan sonra birbirine karıştığını, bu tarihten sonra ikisinin tarihlerini ayırmanın olanaksız hale geldiğini düşünerek fikir yürütürsek daha gerçekçi davranmış olacağız.
Tıpkı Hititler’in adını aldıkları Hattileri karanlığa itmeleri gibi, Partlar da adını ve dilini aldıkları halkı karanlığa ittiler, yanısıra kendi kimliklerini de az çok gizemli hale sokmuş oldular.
PART ADINI SONRADAN ALANLAR
M.S. 3’üncü yüzyıl ortalarında İskender’in haleflerinden Selekus’un kurduğu Selukid imparatorluğu zor durumdaydı. Bu dönemde Baktriya valisi Diodotus’un isyan edip kendisini kıral ilan ettiğini görürüz. Ardından M.Ö. 247 dolayında Partlar da Selukid (Makedon) hakimiyetine karşı isyan ettiler.
İşte tam buradadır ki Eski Partlar (Asıl Partlar)’ın dönemi kapanır, onları zapt edip adlarını ve dillerini alan istilacı kavmin tarihi başlar.
Ama bu istila onların ilk gelişi değildi.
Neilson C. Debevoise, 1938’de yayınlanan ‘A Poitical History of Parthia’ adlı eserinde Uruk’ta bulunan M.Ö. 213 yılına ait tabletlerde sonradan Part adını alan bu istilacı halkın uzak geçmişin Gutileri ile bir ve aynı halk olduğuna işaret edildiğini yazmaktadır.
Ünlü Gutilerle bu bağlantıları bu halkı daha da önemli kılmaktadır.
Part adını sonradan alan bu istilacı kavim kimdi?
Bu istilacıların asıl adının Parni (Aparni) olduğu sanılıyor.
Parniler Yunanlılar’ın Daha (Dahae) adıyla tanıdıkları bir aşiret federasyonuna dahillerdi. Kurus’un Doğu seferleri ile ilişkili olarak duyulan Dahae adının ‘soyguncu’ anlamına geldiğini düşünenler vardır. Farslar’ın yabani ya da göçebe çöl aşiretlerine ‘soyguncu’ anlamında Dahae dedikleri söylenmektedir. Ortaçağlardaki Dihistan eyaletinin adı Daha aşiret konfederasyonundan gelmeydi. Akamenler’in kurucusu Kurus (Cyrus), yaşamını bu Dahaeler ile savaşırken yitirmişti. Heredot ise Kurus’un Massagetlerle savaşta öldürüldüğünü yazmaktadır.
O halde Dahaeler ile Massagetler aynıdır.
Massagetler, İskit adı verilen stoka mensuptur. Alanlar adıyla bilinenlerin eski Massagetler olduğu şeklinde bir görüş vardır. Kafkas grubu halklarından Ossetler, Alan’dır.
Kısacası en azından Massagetler ile Dahaeler’in her ikisinin de İskitler (Sakalar) denen gruptan oldukları kesindir. Partlar, İskit stoktan İrani bir halktır.
Arsaki (Part) hanedanlığı Parniler adlı aşiretten çıkmadır. Bunların Partiya (Baktriya, Horasan) bölgesine İskender’in ölümünden sonra göçtükleri kayddedilir.
Parniler, bu göçü veya istilayı takiben Part adıyla bilinmeye başlarlar.
Onların tarihi bu bölgede Makedonlar’a karşı M.Ö. 247 yılında yaptıkları isyanla başlatılır. Bu isyan Makedonlar’ın Horasan valisine karşı patlak verir. İsyanın başını Parni aşiretinin reisleri Arsak ve Tiridat (Allahverdi) kardeşler çekerler. Bu iki kardeş yine Arsak adını taşıyan birinin soyundandırlar. Bu nedenle tüm Part kıralları cedlerinden dolayı Arsak (Arşak) ortak kimliğiyle ünlendiler. Arsak adını kollektif bir ad ve ünvan gibi kullandılar. Onların kişisel kimliklerinin pek bilinmeyişinin bir nedeni budur.
İran destanında Partlar’a Eşk-Eşkaniyan diye referans verilir. Bu destanda kronoloji karıştırılmakta, Partlar (Arsakiler) dönemine ait olaylar yanlış şekilde Keyaniler kısmına entegre edilmektedir.
Part kıralları Arsak evinden olmak koşuluyla Partiya soyluları tarafından belirleniyordu. Akamenler çağının Yedi İranlılar olarak adlandırılan en ünlü yedi evi gibi, Partlar çağında da sayıları kesin olmayan önde gelen bazı soylu evler vardı.
Bunlardan adları en sık anılanlar şu dört evdi:
Suren Evi (Surenler, Suren-Pahlavlar):
Üsleri Seistan (Sakastan)’dı. Bu evin en ünlü figürü M.S. 53’de Harran civarında Roma generali Crassus’un ordusunu hezimete uğratan General Suren’di. Bu savaşta Part ordusunu kumanda eden Suren (Surenas), bu büyük zaferi takiben bir efsaneye dönüştü. Bir görüşe göre İran Destanı’nındaki ünlü Rustem, General Suren’dir. Bu evin adı ve ünvanının ondan kaldığını düşünenler vardır.
Karen Evi (Karen-Pahlavlar):
Üslerinin Medya (Azerbaycan)’daki Nihawand olduğu sanılıyor.
Gew Evi (Yunanca’da Geopothros):
Merkezleri Hırkaniye’ydi. Firdevsi’nin kaleme aldığı Şahname’de geçen Gew adının bir Part kıralı veya önderine referans olduğu sanılıyor.
Mihran Evi: Üsleri Rey kentiydi. Sasani ordusunun generallerinden olup bir aralık Sasani tahtına oturan ünlü Behram Çupin bu evdendi.
Gelenek tüm bu evlerin bir sonraki bölümde sözünü edeceğim Part kıralı Dördüncü Ferat’ın çocuklarından türediğini söyler. Ama pek gerçekçi görünmeyen bir anlatımdır bu. Çünkü bu evlerin bazısı oldukça eskidir.
Ama bu geleneğin Dersim geleneklerinden biriyle paralelliği dikkate değer bir noktadır.
PART YÖNETİCİLERİNDEN BİR BÖLÜMÜ VE DÖNEMLERİ HAKKINDA KISA BİLGİLER
Part yöneticilerinden bir bölümü ile dönemleri hakkında kısa bilgiler vermekte yarar vardır.
Kardeşlerden Arsak (Arasak I), başlattığı isyanının başarısı üzerine Kuşan (Kuçan) civarındaki Asaak’ta taç giydi. O dönemde Zerdüşt oldukları için kutsal ateş sürekli canlı tutuldu. Arsak’tan sonra tahta İkinci Arsak olarak da bilinen kardeşi Tiridat geçti (247-211 M.Ö). Makedonlar’a karşı savaşı sürdürdü. Partlar’ı emsal alan diğer eyaletler birbiri ardısıra ayaklanıyordu. Makedonlar’ın kendi aralarındaki iç-savaş Part genişlemesini kolaylaştırdı. İkinci Arsak’ın yerine tahta oğlu Artabanus çıktı (211-191). Onu takiben Priapatius yönetti (191-176 M.Ö). Priapatius, geride Ferat (Phraates) ve Mithradat (Mithra-verdi, Allahverdi) adlarında iki oğul bıraktı. İlkin Ferat yönetti (176-171). Hazar Denizi güneyindeki halklara yöneldi önce. Mardiler’i Hazar kapılarına yerleştirdi. Yerine kardeşi Mihrdat geçti (171-138/7 M.Ö). Tanrı Mithra’nın adını taşıyan ilk Part kıralı oydu. Medya, Elam ve pek çok başka yeri fethetti. Uruk ve Asur da ona bağlandı. O öldüğünde Part yönetimi İran’ın bir köşesindeki küçük bir devletten büyük bir imparatorluğa, bir dünya gücüne dönüşmüştü. Bu nedenle o, Part imparatorluğunun kurucusu olarak görülür. Onun yerine oğlu Ferat II geçti (138-128). Makedonlar’ın iktidar üssü Suriye üzerinde yoğunlaştı. Bir süre önceki gibi bu sıralarda da Doğu’dan hareketle Sakalar (İskitler) Mezopotamya’ya varana dek Part yönetimi altındaki tüm toprakları istila ettiler. Bu istilacılar arasında Massagetler, Pasianiler ve/veya Tuharlar da vardı. Ferat II’nin yerine amcası Artaban II geçti ( 128-124/3). Miras aldığı Saka problemini çözmeye çalışırken öldü. Yerini oğlu Mihrdat II aldı (123-88/7).
‘Kıralların Kıralı’ anlamında ‘Büyük Arsak’ ünvanı alan Mihrdat, kendisinden önceki adaşı gibi yetenekli biriydi. İstilacı Sakalar’ı geriletti.
Partlar Kırmanciye’de ilk olarak ‘Büyük Arsak’ ünvanlı bu Part kıralı zamanında, M.Ö. 112/1 dolayında göründüler. Bu tarihte Kırmanciye üzerine bir sefer yapan Mithradat, Kırmanciye kıralı Artavasd’ın en büyük oğlu Tigran’ı esir edip birkaç yıl Part sarayında tuttu.
İşte bu olay Partlar’ın Kırmanciye’de ilk görünüşü oldu.
Doğu’dan Batı’ya doğru Makedonları gerileterek genişleyen Partlar, yine Makedonlar’la savaşarak Batı’dan Doğu’ya doğru ilerlemekte olan yeni bir dünya gücü olarak Romalılar ile karşı karşıya gelmek üzereydiler. Doğu-Batı savaşında Akamenler’in yerini Partlar, Makedonlar’ın yerini de Romalılar dolduruyordu. Kırmanciye, Partlar ile Romalılar arasında önemli bir anlaşmazlık konusu ve savaş alanı haline geliyordu.
Part sarayında birkaç yıl rehin kalan Tigran, babasının ölümü üzerine Part birlikleri eşliğinde M.Ö. 94’te ülkesine geri getirilip tahta oturtuldu. Coğrafyacı Strabo’nun yazdığına göre Tigran, kendisine verilen desteğe karşılık olarak Kırmanciye’de 70 vadiyi Partlar (Feratlar)’a bıraktı.
Bu demektir ki, M.Ö. 94 yılında Partlar Kırmanciye’ye yerleşmeye başlar.
M.Ö. 58/7’de Part tahtında Üçüncü Ferat vardır. Üçüncü Ferat, kendi öz oğulları Orodes (Hyrodes) ve Mithradates tarafından öldürüldü. Büyük kardeş Mithradat III çıktı tahta (58/7-55 M.Ö). Onu Orodes II (57-37/6 M.Ö) ve Pakorus I izlediler (ölm. M.Ö. 38).
Partlar ile Romalılar arasında ilk çetin karşılaşma Orodes II zamanında cereyan etti (57-37/6). M.Ö. 53’te Harran kenti civarında Roma generali Crassus’un ordusu ile savaşta Part tarihinin en şanlı sayfası yazıldı. Bu savaşta Part ordusunu kumanda eden Suren (Surenas), bu büyük zaferi takiben bir efsaneye dönüştü. İran Destanı’nın ünlü Rustem’i çok büyük bir olasılıkla bu savaşı yöneten Suren’dir. General Suren’in kişisel adı bilinmiyor. Ona mensup olduğu evin ismi olan Suren adıyla referans veriliyor. Kişisel adının İran destanınındaki ünlü Rustem olduğu sanılıyor. Rustem, İran destanının en güçlü karakteri, İran kahramanlarının en ünlüsüdür. Kronolojiyi karıştıran İran destanı Arsaki (Part) kahramanları Keyaniler bölümüne entegre ediyor.
Harran’daki Part zaferini takiben Fırat Nehri Part-Roma hududu olarak tanındı.
Bu tarihten yaklaşık elli yıl sonra, yani kabaca Miladın başlarında, Dördüncü Ferat’ın en büyük oğlu Vonones’le birlikte, daha kesin manada ise M.S. 54’de Tiridates’le birlikte Kırmanciye’de yönetim Partlar’ın (Arsakiler’in) bir kolunun eline geçer ve asırlarca onlarda kalır.
Kırmanciye’de Khal Ferat yönetimi aslında Part kıralı Dördüncü Ferat’ın büyük oğlu Vonones’le başlar. Ama sık sık kesintiler yaşanır. M.S. 54’te Khal Ferat evinin Kırmanciye’deki yönetimi daha bir istikrar kazanır. Böylece Kırmanciye daha kesin şekilde Partlar’ın Dördüncü Ferat evinin Kırmanciye kolunun yönetimine girer. Bu kol ilkin Kam-Sar, daha sonraları ise Arşak adlı cedlerinden dolayı Kamsarakanlar ve/veya Arşakuniler diye de bilinmiştir. Bunların yönetimi M.S. 428’e dek sürer. Yani Sasaniler altında bile uzunca bir dönem Kırmanciye onların yönetiminde kalır.
SASANİLER (M.S. 224/226-651)
Partlar, Sasan Evi (Banu Sasan) tarafından devrildi. Sasanileri iktidara getiren bu harekete Magiler adıyla bilinen Zerdüşt din adamları sınıfının öncülük ettiği anlaşılıyor.
Altıncı yüzyıl Bizans tarihçisi Agathias, bu hareketin Magiler’i iktidara getirdiğini yazmaktadır. Sasan denen figürün bizzat kendisi de geleneğe göre Persopolis’teki Anahita tapınağında bir yüksek rahipti. Ondan ‘Şeyh Sasan’ olarak sözedilmesi ve dolaşıcı bir derviş tipi olarak resmedilmesi de bu yüzden olmalı.
Partlar’ı devirip Sasani devletini kuran isyanın başını Ardaşir çekti. Bu komplo ya da devrim Fars eyaletinden başlayıp gelişti. İsyanın lideri Ardaşir, Sasan’ın soyundandı. O da ceddi Sasan gibi Magiler sınıfına mensuptu. Sasan Evi, bu sınıfla yakından ilişkiliydi. Başka deyişle rahipler partisini temsil ediyordu. Part yönetimi bu sınıfın öncülüğündeki bir koalisyon tarafından devrildi. Birçok kaynağa göre İran’da Magiler denen kastı iktidara ilk taşıyan Ardaşir’di (224-240). Ardaşir, Akamenler benzeri bir imparatorluk kurmak için çalıştı. O büyüklüğe ulaşmasa da ona hayli yaklaşan Sasani imparatorluğu böyle doğdu. Çıkış yeri ve ilk başkenti Fars’taki Stakhr kenti olan bu imparatorluk, sonraları Elam’daki Susa’dan, bazen Hamedan’dan ve bir dönem de Irak’ta modern Anbar kenti civarındaki eski Part başkenti Ctesiphon (El Madain, Mahoze)’dan yönetildi.
Sasani şahları fanatik Zerdüştçü idiler. Onlardan dördünün adları Hürmüz, birkaçının da Yazdgerd’dir. Hürmüz, eski İran süper tanrısı Ahura Mazda adının Farsça şeklidir. Birkaç Sasani şahı ise Şapur adını taşırlar. Bu adın tam şekli Şah-Pur (Şah-Puhar) olup Şah-Oğlu anlamına gelmektedir.
Romalılar’a karşı seferlerinde Harran, Nisibis ve Hatra’yı zapteden Ardaşir’in yerine Şapur geçti. Gilan’ı zaptetti, Kırmanciye’nin kendisine karşı direnen Part-asıllı kırallardan Hüsrev ve Artavazd’la savaştı. Transkafkasya’nın çoğunu kendisine bağladı ve doğuda imparatorluğun sınırlarını Ortaasya’daki Kaşan, Kaşgar ve Taşkent’e dek genişletti. İleri yaşlarında Manes’in düşüncelerine ilgi duydu. Ama onun yerine geçen oğlu Behram I, Zerdüşt rahiplerinin kışkırtmasıyla Manes’i hapsedip öldürttü. O’nun zamanında Zerdüştlük ‘devlet kilisesi’ olarak pekişti. Yerine geçen Behram II, Dersim geleneğinin Khal Ferat Oğulları dediği Kırmanciye’nin Part-asıllı yöneticilerini etkisizleştirmek için uğraştı. Kırmanciye tahtına Şapur I’in oğlu Narses’i oturttu. 293 yılında Behram III’ü devirip Sasani tahtına oturan Narses (Nerseh), Roma tarafından desteklenen Kırmanciye kıralı Tiridates’i devirdi. Bu arada Mezopotamya’yı da Roma’dan geri aldı (296). Narseh döneminde Manesçiler Roma imparatorluğunda tehdit olarak görülmeye başlanan önemli bir güç olmuşlardı. Nitekim 297 yılında Roma imparatoru Diocletian Manesçi propagandayı suç sayan ve yasaklayan bir ferman çıkarmıştır. Roma ile Sasaniler arasındaki rekabet nedeniyle Nerseh, Manesçiler’in desteğini kazanmak için onların propaganda faaliyetlerine toleranslı davrandı.
Yaklaşık bu sıralarda, yani Nerseh döneminin sonlarında Kırmanciye yönetimi Hiristiyanlığı resmi din olarak benimsedi (301).
Khal Ferat yönetiminin bu tercihi ülkenin rotasını ve kaderini değiştirdi. Çünkü bu tercih ülkeyi 312 yılında Hiristiyanlığı devlet dini haline getiren Roma imparatorluğu ile dinsel ve siyasal alanda daha sıkı bir ittifaka yöneltirken, devlet dini Zerdüştlük olan Sasaniler’le kopuş sürecini başlattı. Kırmanciye’nin 387/8 yılında Roma ve Sasani devletleri arasında ikiye bölünmesinde bu tercih belirleyici rol oynadı.
‘Adil’ diye tanınan Hürmüz II (302-309)’den sonra Sasani tahtında soylular ile rahipler zümresinin yönlendirdiği Şapur II belirdi. En uzun yöneten Sasani şahı oydu (309-79). Horasan’ın Ni-şapur kenti, bu kenti kuran Şapur II’nin adını taşıyor. Kırmanciye üzerinde Khal Ferat yönetimi ve Romalılar’la savaştı. Kırmanciye kıralı Pap’ı öldürttü, babasının gözlerini oydu. Manesçiler’i, Yahudi ve Hiristiyan toplulukları cezalandırdı.
Kırmanciye’nin Romalılar ile Sasaniler arasında ikiye bölünmesi 387 yılında Şapur III zamanında yeralırsa da, sık sık Behram IV’e maledilir (388-399). Behram IV, tahta çıkmadan önce Kirman’ı yönettiği için ‘Kirmanşah’ ünvanı taşıyordu. ‘Kirmanşah’ kentini o kurdu. Yerine oğlu Yezdgerd I geçti (399-420). Yezdgerd I’den sonra da onun oğlu Behram V yönetti (420-438). Bu Sasani şahı daha ziyade Behram Gor (Behram Jur) adıyla ünlüdür. Onun zamanında Hiristiyanlara ibadet özgürlüğü tanınır. Böylece Sasani imparatorluğundaki Hiristiyanlar Batı kiliselerinden koparak ilk kez otonom bir İran kilisesi oluştururlar. Sasani devletinde kilise örgütlenmesi M.S. 5’inci yüzylda böyle başlar.
420’lerde Khal Ferat (Part) asıllı Artaşes’i Kırmanciye kıralı olarak atayan Behram Gor, 428’de onun yerine bir Sasani valisini koyar. Bu uygulama başında St. Sahak’ın bulunduğu Kırmanciye klerjisi ve halk arasında bir huzursuzluk yaratır. Biriken hoşnutsuzluklar Behram Gor’un oğlu Yazdgerd II zamanında (438-457) isyana dönüşür.
Sasan Evi’ne karşı ortaya çıkan bu isyanın başını Desim geleneğinin Khal Mem Oğulları diye referans verdiği Mamakanlar’dan Vardan çeker (M.S. 450/451).
Kırmanciye’deki Khal Mem hanedanlığının kurucusu bu isyanda yaşamını yitirip Kırmanciye kilisesinin azizleri arasına katılan St. Vardan Mamakan’dır.
Sasani devleti Arap/İslam istilasında yıkıldı. Araplar, Sasani imparatorluğunu Basra ve Küfe kentlerindeki askeri üslerinden hareketle yıktılar. Araplar ile Sasaniler arasındaki üç büyük muharebe, Kadisiye (636), Bağdat civarındaki Sasani başkenti Ctesiphon (637) ve Nihavand (641/2) kentlerinde yeraldılar. Son Sasani şahı Yazdgerd II’nin 651 yılında yakalanıp öldürülmesi Sasaniler’in sonu oldu. Bu tarihten sonra Kırmanciye’de Arap hakimiyeti kuruldu.

SEYFİ CENGİZ 

DERSİM’İN ŞECERESİ (V) SEYFİ CENGİZ

DERSİM’İN ERMENİSTAN’A İLHAKI
Eski Urartu topraklarının bir bölümünün Ermenistan olarak adlandırılması Akamenler’in hakimiyeti zamanına rastlar.
Akamen kıralı Darius, tahta çıkar çıkmaz kendi impartorluğunu 20 eyalete böler. M.Ö. 520 yılı dolayına ait Behistun yazıtında, ayrıca Persepolis (Xerxes’e ait) ve Nakşi-Rustem yazıtlarında bu bölümleme hakkında bilgiler verilmektedir.
Bu eski Persçe yazıtlardan yararlandığı sanılan Heredot’un naklettiği listede, Ermenistan, Akamen imparatorluğunun 13.üncü eyaleti içinde gösterilir (Bk. Heredotus, III. Kitap, s. 119-23).
Ermenileri Akamen imparatorluğunun 13.üncü eyaletinde gösteren Heredot, Urartular’ın kalıntılarını Alarodlar adı altında Matieniler ve Saspiriler ile birlikte 18.inci eyalette (Aşağı Aras’tan Urmiye Gölü’ne kadar uzanan bölge), Tzaniler’i (Dersimliler) ise Macronlar adı altında Moschi, Tibareni, Mossynoeci ve Mare(s)ler ile birlikte 19.uncu eyalette göstermektedir.
Açık ki, Akamenler döneminde tarihi Dersim coğrafyası (Tzanika, Çanestan) henüz Ermenistan’a dahil değildi.
Kaldı ki, Heredot’un aktardığı bölümleme Ermenistan’ın o tarihteki sınırları hakkında net bir fikir vermiyor. Sözkonusu bölümlemenin etnik sınırlardan çok vergisel esaslara dayandığını, bir seri farklı aşireti ve halkı birlikte gruplandırdığını düşünenler vardır.
Kısacası Heredot’un sözünü ettiği Akamenler’in 13’üncü eyaletinin sınırlarını asıl Ermenistan’ın etnik hudutları olarak görmek hatalı olur.
M.Ö. 401/400’de onbin Yunan askerinin başında Babil’den Karadeniz kıyısına çekilişi sırasında Xenophon’un yaptığı Ermenistan tarifi var bir de. Bu yürüyüşün öyküsünü anlattığı Anabasis adlı kitabında onun Ermenistan dediği coğrafya Botan Suyu batısında Akamenler’in valisi Orontes’in yönettiği bölgedir. Bu bölgenin Toros kuzeyindeki kesimi o sırada Orontes’in yardımcısı Tribazus tarafından yönetilmektedir. Xenophon, Tribazus’un yönettiği bu parçaya onu asıl Ermenistan’dan ayırt etmek için Batı Ermenistan diyordu.
Asıl Ermenistanı bu adla bilinen diğer parçalardan ayırt etmek önemlidir.
Ermenistan adından ilk sözeden kaynakların başında yukarıda sözünü ettiğim Akamenlere ait eski Farsça yazıtlarla Xenophon’un Anabasis’i gelmektedir.
‘Ermenistan’ adının ilk kez İran nüfuzu döneminde görünmesi, bu adın İrani bir ad olduğuna yorumlanabilir. Ama bu adın orijini henüz bilinmiyor.
Ermenistan, en başından beri bölünmüş veya bölünerek yönetilmiş bir coğrafyadır. Xenophon’un M.Ö. 401/400 tarihindeki ünlü uzun yürüyüşü sırasında da, bu tarihten sonra da genelde tanık olunan parçalı bir ülke olmasıdır.
Bu bölünmüşlük Makedonlar zamanında da sürer.
M.Ö. 200 veya 190 yılı dolayında Makedon vasalları Zariadris ve oğlu Artaşes arasında iki ayrı prensliğe bölünmüş haldedir. Makedonlar sonrasında ise ilkin Partlar’la Romalılar, M.S. 387/8’de de Romalılar ile Sasaniler arasında ikiye bölünmüştür.
Ermenistan, Bizans ve Arap hakimiyetleri döneminde de, hep bölünerek, bazen iki, bazen üç, hatta daha fazla parça veya prenslik halinde yönetilmiştir.
Parçaların sayıları ve sınırları durmadan değişmiştir. Herbiri bir önek takılarak Ermenistan olarak tanımlanan o kadar çok bölge ile karşılaşırsınız ki, bu adın sadece coğrafi bir kavram olarak işlev gördüğü, hiç bir etnik veya poitik anlam taşımadığı kanaatine varırsınız. Zaten bu adı taşıyan bölgeler arasında etnik veya politik bir dayanışma da göremezsiniz.
Kısacası Ermenistan tarihi boyunca hemen hep çok-merkezli, çok milliyetli, çok dilli ve kültürlü gevşek bir ‘birlik’ (?) görünümü sunar. Kendi içinde hep ihtilaflıdır. Prenslikler ve evler arasında çarpışmalar eksik olmaz. Nadiren sağlanan birlikler uzun sürmez. Kendi içindeki benzemezlik, başkalık ve bölünmüşlük onun kendi coğrafyasında bağımsız bir faktör haline gelmesine, bölgede öncü bir rol oynamasına izin vermez. Dahası kolay istila edilen, istiacılara karşı güçlü bir direnç gösteremeyen bir konuma düşürür. Bu öylesine dikkat çeken bir zaaftır ki, Ermenistan tarihini ciddi olarak inceleyenler bu ülkenin birliğini ve direncini kıran faktörler üzerinde düşünmeden edemezler.
Ünlü coğrafyacı Strabo, Pontus başkenti Amasya’dandı. Komşu Ermenistan’ı çok iyi tanıyordu. Bu nedenle onun anlatımını ciddiye almak gerekir.
Strabo’ya göre Ermenistan eskiden küçük bir ülkeydi. Onu genişleten Makedon kralı Antiochus’un satrapları Zareh (Zariadris) ile oğlu Artaşes (Artok) oldular. Bu ikiliyi takiben de Büyük Tigran (İkinci Tigran) Ermenistan’ı bir imparatorluğa dönüştürerek maksimum sınırlarına vardırdı. Strabo’ya göre Büyük Tigran (95-69 M.Ö), Zareh ve Artaşes soyundandı. Yani o da Birinci Tigran gibi Orontes soyluydu.
Kendi tarih çalışmamda ben, kaynakların ‘Ermeni’ olduklarını söylediği Orontesler’in gerçekte Gilan orijinli olduklarını, Gilani-Deylemi asıllı oldukları sonucuna varıyorum.
Strabo’ya göre aşağıdaki topraklar Zariadris ile onun oğlu Artaşes (Artaxias) tarafından zaptedildiler (Strabo, bu ikilinin fetihlerine ‘Ermeni fetihleri’ diyor; yani bu baba-oğulu Ermeni olarak tanımlıyor):
Ermeniler, Strabo’nun yazdığına göre,
* Azerbaycan’ı Medler’den aldılar.
* Tayk, İspir (Sper), Kığı (Chorzene) ve Gogarene’yi Gürcüler (İberler)’den feth ettiler.
*Erzurum (Carenitis/Karenitis) ve Derxene (Xerxene)’yi Haldiler (Chalybe) ve Mossynoeci’lerden aldılar.
*Akilisene ve Anti-Toros civarındaki toprakları Cataonlar’dan aldılar.
*Taron/Daron bölgesini (Muş, Ahlat ve Bitlis bölgesi) Süryaniler’den aldılar.

Yukarıda sözü edilen ilhaklardan Tayk ve İspir, Tzanlar (Eski Dersimliler, Mamakanlar)’ın çok eski yerleşmeleri ve irsi topraklarıdır. Derxene (Xerxene), Tzanika’nın diğer bir adıdır. Başka deyişle tarihi Dersim’e tekabül etmektedir.
Dolayısıyla Strabo’nun dedikleri belge niteliğindedir.
Onun yazdıkları Dersimliler’in Ermenistan’ı veya bir parçasını istila ve işgal ettiğini sanan cühela takımını tekzip etmekte, dahası bu iddiaların tam tersinin doğru olduğunu apaçık ortaya koymaktadır.
Strabo’nun sözleri Dersim coğrafyasının (Tzan ve Mamakan topraklarının) Ermenistan’a M.Ö. 200 veya 190 yılı sonrasında Zariadris ile Artaşes tarafından dahil edildiklerine işaret ederler. Sofene kıralı Zariadris, Acilisene ve Odomantis’in de egemenidir. Fethedilen bu toprakların ‘Ermeni’ olarak anılışı gerçekte bu tarihten sonradır. Büyük Tigran döneminde Dersim’in statüsü pekişir. Özellikle bu tarihten sonra Dersim artık Ermenistan’ın bir parçası haline gelmiştir.
Strabo, Ermenistan birliğini ilk kez Zariadris ile oğlu Artaşes’in kurduğunu, İkinci Tigran’ın ise bu birliği pekiştirdiğini yazmaktadır. Roma hakimiyetine öngelen evredir bu.
İkinci Tigran (Büyük Tigran) dönemi önemlidir. İkinci Tigran, Artaşes hanedanlığının en ünlü yöneticisiydi. İlk kez onun zamanındadır ki, Ermenistan adı verilen coğrafyadaki tüm bölgeler ve prenslikler zor yoluyla birleştirilir. Başka toprakların da fethi ve ilhakıyla Ermenistan bir imparatorluğa dönüştürülür.
Böylece Urartu sonrasında bu coğrafya aslında sadece bir kez, Büyük Tigran zamanında, tek bir yönetim altında birleştirilebilir (95-67/9 M.Ö). Ermenistan adını alan toprakların yönetsel/politik birliği Urartu sonrasında ilk kez bu sırada kurulabilir. Ancak bu tarihten itibarendir ki, Ermenistan adı coğrafi bir ad olarak geniş kabul görmeye başlar, kavram olarak içerik ve anlam kazanır.
Bugün bir cins milliyetçi imparatorluk günlerini düşleyip ‘Ermeni’lik adına Urartu’nun veya İkinci Tigran’ın mirasını talep ededursun, Tigran sonrası çağlarda politik koşullar ve dengeler hızla değişir. Tigran zamanında kısa bir süre için politik bir önem kazanan Ermenistan sonraki asırlarda bu önemini yitirir. Birbiri ardısıra yükselen etrafındaki daha büyük ve güçlü komşuları tarafından sık sık müdahale edilen, sınırları durmadan değiştirilen sıradan bir tampon devlet konumuna düşürülür.
Böylece Tigran döneminin sınırları da, terminolojisi de sonraki çağlarda fiilen geçersizleşir. Bu terminoloji değişen koşullar ve dengelerle giderek daha çok aykırılık içine düşer. Bu aykırılığa rağmen eski sınırlarıyla Ermenistan kavramı Tigran döneminin terminolojisi olarak sonraki asırlarda da korunur. Ama sadece bir terminoloji olarak.
KIRMANC VE KIRMANCİYE TERİMLERİ
Özetle Eski Dersim (Tzanika, Çanestan), Zariadris ve Artaşes döneminin fetihlerinden itibaren, başka deyişle Makedonlar çağından beri ismen bile olsa artık Ermenistan’ın bir parçasıdır. Büyük Tigran döneminde daha da pekiştirilen bu durum sonraki asırlarda süreklilik kazanır.
Dersim geleneğindeki Kırmanc ve Kırmanciye kavramlarının anlam ve içerik kazanması bence bu tarihten sonradır.
Önceki yazılarımda da söylediğim gibi, Dersim geleneğindeki Kırmanciye kavramı sözcüğün geniş anlamında tarihi Ermenistan’a karşılık düşüyor. Başkalarının Ermenistan dediğine Dersim geleneği Kırmanciye olarak referans veriyor. Benim Kırmanciye teriminden anladığım budur. Kırmanc sözcüğü ise geniş anlamda bu coğrafyaya aidiyeti, başka deyişle belirli bir etnik gruba referans olmaktan çok Kırmanciyeli veya Ermenistanlı olmayı ifade eder gibidir.
Kendi geleneğimizin terminolojisini esas almamız, yazımda ve anlatımda bu terminolojiyi eksene koymamız gerektiğine inanıyorum. O nedenle bu dizinin sonraki bölümlerinde Ermenistan yerine sözcüğün geniş anlamında Kırmanciye terimini tercih edeceğim. Okuyucudan bu noktaya özellikle dikkat etmesini talep ediyorum.

SEYFİ CENGİZ 

DERSİM’İN ŞECERESİ (IV) SEYFİ CENGİZ

MAMAKANLAR TZAN ORİJİNLİDİR (MAMAKANLAR VE TZANİLER AYNIDIR)
Destanlarda aşiretler ve kavimler kural olarak kişi adlarında temsil edilir.
‘Dersim ve Zaza Tarihi’ Sözlü Gelenek ve Tarihsel Gerçek’ başlıklı çalışmamda, Dersim’in Khla Mem-Khal Ferat geleneğindeki Khal Mem adının Mamakanlar adıyla bilinen halka, Khal Ferat adının ise Partlar’a referans olduğunu, geleneğimizin Khal Mem Oğulları (Domane Khal Memi) dediklerinin Mamakanlar, Khal Ferat Oğulları dediklerinin ise Partlar olduğunu söyledim. Adı geçen çalışmamda bu sonuca nasıl vardığımı ayrıntılı olarak izah ettiğim için bu özette bu ayrıntılara girmeyeceğim.
Partlar’ın (Khal Ferat grubu aşiretleri) Dersim’e gelişi çok daha geç bir tarihe rastlar. Bu gelişin öyküsüne bu dizinin sonraki bölümünde tekrar değineceğim.
Mamakanlar (Khal Mem grubu aşiretleri), Dersim’de Partlar’dan çok daha eskidir. Dersim’e adlarını verenler bu toprakların çok eski yerlileri olan Tzanlar, diğer bir adlarıyla Mamakanlar’dır.
Tzan ve Mamakan, bir ve aynı halkın veya bu halka mensup farklı boyların adlarıdır.
Dersim adı Tzanlar (Derler, Sinler)’dan, Eski Dersim’in alternatif adları gibi kullanılan Ocağe Khalmemi (Kalman Ocağı) ve Mamekiye gibi adlar ise Mamıkanlar’dan kalmadır.
Adontz’a göre Mamakan adının aslı Mamik veya Mamak’tır.
Bu kısımda Mamakanlar hakkında bir özet vermekle yetineceğim.
MAMİK-KONAK RİVAYETİ
Mamakanlar’ın kendi orijinleri hakkındaki geleneği ilk Ermeni tarihçileri tarafından, özellikle Mamakan Evi’ne mensup tarihçilerce M.S. 5.inci yüzyıldan itibaren kayda geçirilmiştir.
Bu rivayet onların bugünkü Dersim ve çevresine Çin (Sin)’den geldiğini söyler. Sözünü ettiğimiz bu rivayette, Çin kırallığında ikinci adam olan Prens Karnam (Prens Karnama) adında biri ile onun Mamik (Mamgo, Mamkun) ve Konak adında iki oğlundan sözedilir. Prens Karnam ölünce, onun dul karısı, yani Mamik ve Konak kardeşlerin annesi, Çin kıralıyla evlenerek ülkenin kıraliçesi olur. Bu evlilikten Chenbakur adında bir oğlu dünyaya gelir. Çin kıralı ölünce tahta Chenbakur çıkar. Onun anne tarafından kardeşleri olan Mamik ve Konak buna karşı çıkar, tahtı ele geçirmek üzere kendi yandaşları ile birlikte ayaklanırlar. Böylece kırallığın ordusu, soylular sınıfı ve halkı ikiye bölünür. Sonuçta iki kardeşin isyanı bastırılır. Bunun üzerine Mamik ve Konak kardeşler yandaşlarıyla birlikte Bahl-Shahastan (modern Horasan)’daki Partlar’a (son Part kıralı Artavan’a), Khorenatsi’nin aktardığı versiyona göre de Sasani şahı Ardaşir’e, daha doğrusu onun oğlu ve halefi Şapuh’a sığınırlar. Çin kıralı olan üvey kardeşleri Chenbakur, onların iadesini isterse de bu talebi yerine getirilmez.
Hemen sonra Mamik-Konak kardeşler kendi yandaşlarıyla birlikte o sırada Partlar’ın bir kolunun yönetimi altında bulunan Ermenistan’a gönderilir (veya ‘sürgün’ edilirler) ve burada yerleştirilirler. Bir versiyona göre bu sıradaki Ermenistan kıralı Büyük Hüsrev, bir diğerine göre de Tridates (St. Trdat)’dir. Ermenistan’a varan Mamik-Konak kardeşlerin soyu ve yandaşları burada hızla çoğalır, büyük bir aşirete ve güce dönüşürler. Ama Ermenistan’daki yerlerinin sık sık değiştirildiği, bir yerden diğerine aktarıldıkları söylenir. Rivayetin bu bölümü Mamakanlar’ın oldukça geniş bir coğrafyaya dağılmış olmasını açıklamaya çalışır gibidir.
Mamakanlar’ın orijinine ilişkin rivayet özet itibariyle budur.
MAMİK-KONAK RİVAYETİ DERSİM’İN KHAL MEM-KHAL FERAT GELENEĞİNİN AYNISIDIR
(RİVAYETİN YORUMU VE MAMAKANLAR’IN ÖZET TARİHİ)
Bu rivayet, benim görüşüme göre, Dersim’in Khal Mem-Khal Ferat rivayetinin ta kendisidir. Tekrar ediyorum: Mamik-Konak rivayeti, Khal Mem-Khal Ferat geleneğinin M.S. 5.inci yüzyıldan itibaren Ermeni tarihçileri tarafından kayda geçirilmiş ve korunmuş orijinal versiyonudur.
Mamik-Konak kardeşlerin isyanı, bu isyanın bastırılmasını takiben Part ülkesine (İran’a) sığınmaları, daha sonra da Ermenistan’a varışları, değişik anlatımların hepsinde M.S. 3.üncü yüzyıla yerleştirilir. Ama kesin tarihi konusunda bir birlik yoktur. Bir versiyonda Part yönetiminin sonları, birinde Sasaniler’in iktidarı aldığı sıralar, bir diğerinde ise daha sonraki bir tarih verilir. Bu farklı tarihlerin hepsi kabaca M.S. 224/226 ile 291 yılları arasına rastlar.
Tüm anlatımlara göre Mamik-Konak kardeşler Ermenistan’da ilkin Murat Nehri boyları, Muş-Ahlat bölgesi, Sim dağı ve çevresi (Dersim Dağı ve/veya Sason Dağı ve çevresi), kısacası Roma imparatorluğunun doğu hududuna yerleştirilmişlerdir. Tarif edilen bölge, tarihsel kayıtlarda da Mamakanlar’la en yoğun biçimde karşılaşılan bölgedir.
Bu rivayet doğru yorumlanmak zorundadır.
Her şeyden önce rivayetin Çin (Sin) dediği ülke, bazı tarihçiler tarafından öyle yorumlansa da, kesinlikle bildiğimiz uzak Çin değil, ama Tzanika’dır. Başka deyişle bir zamanlar Haldiya olarak da bilinen Eski Dersim’dir, Çanestan’dır.
Nicolas Adontz, Mamik-Konak geleneğinde Çin (Sin) olarak referans verilen ülkenin gerçekte Tzanika olduğunu söylerken tamamen haklıdır. Tzan adının Farsça ve Arapça söylenişte Sin ve/veya Çin gibi şekillere girdiğine daha önce değindim. Bu benzerlik, Tzanica (Çanestan) ile uzakdoğu ülkesi Çin arasındaki karışıklığın esas nedenidir. Uzakdoğu’dan gelenler Mamakanlar değil, Partlar’dır. Mamakanlar’la Partlar’ın sonraki tarihlerde karışmış olmaları Tzan ve Çin karışıklığının bir diğer nedeni olabilir.
Mamakanlar’ın gelişini M.S. 3.üncü yüzyıla yerleştiren görüşler de doğru değildir. Çünkü Mamakanlar; Heredot, Xenophon, Strabo, Pliny ve diğer tarih ve coğrafya otoritelerinin başka adlar altında onlar hakkında dediklerinden görüleceği üzere başta Tzanika olmak üzere Pontus ve Colchis’in çok eski yerlileridir.
Onların Çin’den ve Çin imparatorlarının soyundan geldikleri iddiası rivayete monte edilmiş bir fantazidir.
Az önce işaret ettiğimiz gibi geleneğin kendisinden Çin olarak sözettiği ülke aslında Tzanica’dır. Gelenek onların gerçekte Tzanica (Çanestan)’dan etrafa doğru dağıldığına, Tzan orijinli olduklarına işaret etmektedir. Bu konuda sağlam tarihsel veriler mevcuttur. Mamakanlar’ın orijinal ve irsi topraklarının Tzanika’daki Tayk (Oltu, Orta Çoruh) bölgesi olduğu konusunda ciddi kaynakların hemen hepsi hemfikirdir (Bk. Toumanoff, N. Adontz, vd).
Toumanoff, Mamakan Evi’nin bilinen ilk üyesinin M.Ö. 69 yılında Romalılar’a karşı Tigranokerta’yı savunan Mancaeus olduğunu tahmin etmektedir ki, sadece bu tarih bile onların bu bölgeye M.S. 3’üncü yüzyılda geldikleri görüşünü çürütmektedir. Toumanoff’a göre Mamakanlar eskiden beri Proto-Kafkaslar’ın ve Tayk bölgesinin hanedanları idiler.
O halde Mamik-Konak geleneğinde bahsi geçen iç-savaş bizce Tzanica’da veya yakın çevresinde kurulmuş henedanlıkların henüz pek bilinmeyen tarihleri içinde aranmalıdır. Örneğin Mamakanlar’ın irsi toprağı olup ortaçağlarda Tayk (Taik, Tao) olarak bilinen topraklar antik devirlerde Diaue-khi adıyla bilinen ülkeye ve kırallığa denk düşerler. D. M. Lang, Taoklar’ın Diauehiler olduğunu yazmaktadır. Bu kırallık Urartu kıralı Menua I (810-785 M.Ö), daha kesin manada onun oğlu Argişti I (786-764) döneminde Urartu’ya bağımlı kılındı. Ülkenin başkentleri olan Sasilu (Shashilu) ve Zua kentleri ile Utu kenti Diauekhi kıralı Utupurşi’nin elinden alındı. Diauekhi kırallığı, altın ve gümüş olarak ödenmek üzere haraca bağlandı.
Buradan hareketle Tzanica topraklarının Urartu kırallığına ve hudutlarına M.Ö. 780’lerin başlarında dahil edilidiği düşünülebilir.
Aras vadisini (Erivan/Erebunu çevresi) ve Sevan Gölü bölgesini Urartu kontrolüne sokan da Argişti olmuştu. M.Ö. 780’lerde bir bölgesel başkent olarak bu bölgede Erivan kentini kuran Argişti’dir. Urartu sınırını Asur başkenti Nineveh kadar güneye, kuzeyde ise Aras ve Diauehi ötelerine taşıyan oydu. Ordaki Urartu yazıtları bu fetihleri zaten kayddetmektedir. Onun döneminde Asur ile Urartu arasında nüfuz savaşlarına sahne olan Manna topraklarındaki (Urmiye Gölü çevresi) Urartu hakimiyeti de pekişir. Urartu sınırı batıda Malatya’ya dek uzanır. Urartu kırallığı azami sınırlarına onun döneminde vardı. Sonra Tiglat-Pileser III ile birlikte Asur misillemesi başladı. Sonunda fethettiği toprakların büyük bölümünü yitiren Urartu kırallığı kendi çekirdek bölgesine doğru daralarak Van Gölü ve yakın çevresi ile sınırlı hale geldi.
Daha sonra bölgede Medler’in yükselişi, Grek kolonileştirmesi, İskit-Kimmer (Gog-Magog?) istilası, Asur, Urartu ve Frigya medeniyetlerinin yıkılışı, Senekerim’in oğulları Sanasar ve Adramelek’in Asurya’dan Ermenistan’a göçleri gibi bir seri önemli olay yaşanır. Azdahak öyküleri ve Zerdüşt’ün sahnede belirmesi de yaklaşık olarak bu döneme rastlar. Yaşanan tamıtamına bir tarihsel devrimler dönemidir. Sözcüğün bu anlamında bir Tufan sözkonusudur. Dengelerin ve denklemlerin köklü biçimde değiştiği bir geçiş konağıdır bu.
Bence Mamik-Konak rivayetine konu olan olaylar da büyük bir olasılıkla henüz bilinmezliklerle dolu bu Tufan peryoduna aittirler.
Urartu, bu Tufan’da yıkıldı. M.Ö. 590 yılı dolayında Urartu’nun istila edilişi ve yıkılışı sırasında Tzanika’nın sarp dağlarına sığınan hakiki Urartular, bu tarihten sonra daha çok Haldiler ve/veya Alarotlar adıyla bilindiler (onların adı -ib sonekiyle Chal-yb veya Chal-ib diye yazılır bazen). Onların Tzanika dağlarına ve çevresine sığındığını söylerken, Tzanika’nın bir dönemler onların adıyla Haldiya olarak bilinmiş olmasına dayanıyorum.
Heredot, onlardan Alarod (Alarot) diye sözeder. Ama Xenophon (430-354 M.Ö)’un Anabasis ve The Cyropaedia adlı eserlerinden biliyoruz ki, Akamenler’in kurucusu Cyrus (Kurus) zamanınında Urartular daha çok kendi baş tanrıları Haldi’nin adıyla Haldiler diye bilinmişlerdir.
Ermeniler’in Urartu orijinli oldukları şeklindeki malum iddialara rağmen, ne Heredot, ne Xenophon, ne Strabo, ne de bir başka ciddi kaynakta böyle bir özdeşlik vardır. Adını saydığım kaynaklarda Urartular hiç bir zaman Ermeniler’le karıştırılmadığı gibi, onlara Alarodlar ya da Haldiler adı altında hep Ermeniler’den ayrı ve farklı bir grup olarak referans verilir.
Xenophon, The Cyropaedia adlı eserinde Cyrus’un Ermenistan seferi sırasında bir ‘Ermenistan kırallığı’ndan sözeder. Kendisi ve ailesi Cyrus tarafından esir edilen Ermenistan kıralı Cyrus’a bağlanır. O sırada Ermeniler ile sınır komşuları Haldiler (Chaldean) birbiriyle savaş halindedirler. Cyrus (559-529 M.Ö), Tigranes kumandasındaki Ermenistan ordusunun da desteğiyle Haldiler’i yenilgiye uğratır. Ardından savaş halindeki Ermeniler ile Haldiler arasında bir barış sağlar (Bk. Xenophon, a.g.e).
Besbelli ki, Akamenler döneminde Urartular, Haldiler adı altında ayrı bir grup olarak hala varlıklarını koruyorlardı. Nitekim Ermenileri Akamen imparatorluğunun 13.üncü eyaletinde gösteren Heredot, Urartular’ın kalıntılarını Alarodlar adı altında Matieniler ve Saspiriler ile birlikte 18.inci eyalette (Aşağı Aras’tan Urmiye Gölü’ne kadar uzanan bölge), Tzanileri (Mamakanları) ise Macronlar adı altında Moschi, Tibareni, Mossynoeci ve Mare(s)ler ile birlikte 19.uncu eyalette göstermektedir. 19.uncu eyalet Karadeniz güneyindeki dağlık bölgedir. Burda yaşayan halklar ve aşiretler az önceki gibi verilmektedir. Bu halkların ya da aşiretlerin bir bölümüne veya bazı kesimlerine Kafkas stoku içinde de rastlarız. M.Ö. 481/480 tarihli Yunanistan seferini yapan Xerxes ordusunda Alarotları ve Saspirleri ortak kumanda altında ve Colchiler tarzında donanmış buluruz. Bu orduda 19.uncu eyalette adları sayılanlar yine birliktedir (Colchiler ile ortak kumanda altında görünen Mareler hariç). Bunlardan Macronlar ile Mossynoeciler ikilisi bir komuta, Moschiler ile Tibareniler ikilisi ise bir komuta altındadırlar.
Bilinmesi zorunlu olan bu özet bilgileri takiben geri asıl konumuza dönersek:
Mamakanlar çok eskiden beri Tzanika’da yaşadılar. Ama sık sık yer değiştiler, daha doğrusu buradan etrafa doğru genişçe yayıldılar. Mamakanlar’ın en çok bilinen kolları Tayk, Taron (Daron, Tarawn eyaleti, Muş-Ahlat bölgesi), Bagravende ve Akilisene’deki kollarıydı. Bu bölgelerde yoğunlaşmışlardı. Çok eskiden beri Pontus ve Colchis’te de varlardı. Hatta Pontus ve Colchis’e adlarını/damgalarını vurdukları dönemler oldu. Sadece Ermenistan sathında yayılmakla kalmamış, komşu Gürcistan’a ve çevresine de göçmüşlerdi. Sözgelimi Gürcistan’ın Orbeliani prenslerinin rivayeti de ‘Cenk Ülkesi’nden geldikleridir. Cenk, Tzanika (Çanestan, Zenastan) adının bir şeklidir. Gogaren eyaleti Orbelyanlar’ın elindeydi. Ünlü Liparit bu evdendi.
Mamakanlar’ın M.S. 3.üncü yüzyılda geldikleri görüşü olsa olsa Tzanica’dan etrafa doğru yapılan göçlerle ya da bu göçlerden belirli biriyle ilişkilidir. Geniş bir sahada Mamak, Mamıkan, Mameş, Del Mamikan, Mamasani (Luristan’da) vs gibi kısmen farklılaşan adlar altında Mamakanlar’a rastlamamız onların her tarafa doğru genişçe yayılmalarının kanıtıdır.
Mamakanlar’ın gelişinin M.S. 3.üncü yüzyıla yerleştirilmesi Mamakanlar ile Manesçiler arasındaki bir karıştırmadan da ileri gelebilir.
Peygamber Manes’in mesajının özü halkı El-Hakk’a (Gerçeğe) çağırmaktı. ‘Gerçeğin Yolu’ (Ehl-i Hakk) ifadesi ilk kez Manesçi literatürde görülür. Öyle ki, Manes ve Mazdek’ten Pir Sultan (Şah Haydar, Düzgün Baba)’a uzanan bir yol şeceresinden bile bahsedilebilir. Hemen tüm ütopyacılar kendi ütopyalarını kurmak için monarklara seslendiler. Manes Şahpur’a, Mezdek Kava (Kubad)’ya hitap ettiler. Şah’a sesleniş Pir Sultan ve sonrasına dek sürdü.
Manes’in peygamberlik misyonu ile ortaya çıkması ve yeni bir din ilan etmesi bazı kaynaklara göre Part yönetiminin Sasani isyanı ile devrildiği sıralara (M.S. 226/228 yılına), diğer bazılarına göre de Sasani şahı Ardeşir’in yerini oğlu Şapuh (Şapur)’un almakta olduğu tarihlere (M.S. 240) rastlamaktadır. Mamik-Konak kardeşlerin sığınma olayı da çoğunlukla bu iki tarihten birine yerleştirilir ki, bu örtüşme dikkat çekicidir.
Şapur bin Ardeşir’in sonunda Man-es’i ve yandaşlarını Zerdüşt’e bağlı kendi impartorluğundan sürdüğü bilinen bir hadisedir. Mamik-Konak kardeşlerin Ermenistan’a sürgününden sözeden gelenek ile Manesçiler’in İran’dan sürülüşü arasındaki paralellik de dikkate değerdir. Manesçilerle, Dersim ve çevresinde Pavlakiler adı altında karşılaşırız.
Mamik-Konak geleneğinde bir Çin imparatorunun adı olarak geçen Chenbakur (Chen-Bakur) adı, Toumanoff’a göre gerçekte Mamakanlar’ın irsi ünvanıdır. Bu sözcüğün ilk kısmı Chen, Tzan adının bir söylenişidir. Bakur sözcüğü ise, Moses Khorenatsi’nin kitabını İngilizce’ye çeviren Thomson’un açıklamasına göre İrani dillere ait Bag-Puhr’dan gelmedir. Bag, cennet (tanrı, gök); Puhr (Pur) ise oğul demektir. Böylece Bakur (Bag-Pur) kavramı Cennet-Oğlu, Göğün-Oğlu, Tanrı-Oğlu (Gök-Tanrı oğlu) anlamlı bir ünvandır. Tzanica kırallarının bu ünvanı taşıdıkları anlaşılmaktadır.
MAMAKANLAR`IN SONRAKİ TARİHİ VE ERMENİ-GÜRCÜ-RUM OLARAK BİLİNEN KESİMLERİ
Mamakanlar’ın Akilisene kolu Ermenistan’ın Roma parçasında yeralıyordu. M.S.3./4. yüzyıllarda onları merkezi Murat Nehri üzerindeki Olakan kalesi olan Taron Eyaleti (Muş-Ahlat-Sason)’nde hayli nüfuz edinmiş buluruz. M.S. 439’da Mamakan prensi Hamazasp I, Gregoryen mezhebinin kurucusu ve isim babası St. Gregory’nin soyundan gelen St. İsaac (ölm. 439)’ın kızı ile evlenir. Sasaniler’e karşı 450/451 isyanının lideri Vardan Mamakan bu evlilikten olmaydı. Bu evlilikle birlikte soyu tükenmiş olan St. Gregory evinin (Gregoridler) tüm toprakları ve üç prensliği (Acilisene/Dersim prensliği, Taron eyaletindeki Aştişat merkezli prenslik ve Bagravandene prensliği) Mamakanlar’ın eline geçer.
Ermenistan, 377-386 ve 485-750 tarihleri arasında Mamakan evine mensup prensler tarafından yönetildi.
Daha sonra etkinlikleri giderek azalmaya başlar.
Mamakanlar, Akilisene’yi Bizans imparatoru Justinian döneminde yitirdiler. Arta kalan prensliklerinin çoğunu da Abbasiler peryodunda 771/772 isyanından sonra kaybettikleri sanılıyor. Taron eyaletine dahil Sason bölgesindeki topraklarını ise 1189/1190 yılı dolayında Şah Armen’e kaptırdılar.
Tomanoff’un araştırmasına göre onların bir bölümü bu tarihten sonra Klikya’ya göçüp ‘Sürgünde Ermenistan’ olarak tanımlanan devletin kuruluşuna katılmışlardır.
Böylece Mamakan Evi’nin bazı kollarının zamanla Ermeniler’le karışıp ‘Ermeni’ olarak bilinir hale geldiklerini görüyoruz.
Orbeliyanlar örneğinde tanık olunduğu gibi Kafkasya’ya göçüp Gürcüleşen bölümleri de vardı. Bunlar da ‘Gürcü’ diye bilindiler.
Diğer bazı kesimleri de büyük ölçüde Romanize olmuş, yani Romalılarla karışıp Rumlaşmışlardı. Bu yüzdendir ki Pontus’taki parçaları da dahil onların bazı gruplarının ‘Rum’ olarak bilindiğine tanık oluruz.
Toumanoff’un verdiği bilgilere göre, 742-743’te büyük oğlu Nicephorus ile birlikte Bizans imparatorluğu yapmakta olan Artabasdus, Mamakan evindendi. İmparatoriçe Theodora (ölm. 867) ile Caesar Bardas (ölm. 866)’ın da Mamakan eviyle bağlantıları vardı.

SEYFİ CENGİZ 

DERSİM’İN ŞECERESİ (III) SEYFİ CENGİZ

TZANİKA (ÇANESTAN)’DAKİ BAZI YERLEŞMELER
Tzanica adı; asıl Tzanica içinde veya dışında Chaniuk (Bk. M. Khorenatsi), Khaltik (Khaldia, Heldia), Canet, Canik (Djanik; Samsun; Ordu-Giresun bölgesi), Canca (modern Gümüşhane, Sansa, Sinoria), Chanzit (Handzit), Zanit, Çan ve Çanestan şekilleri altında ülke, bölge, kent veya köy adı olarak da sıkça görünür.
Kaynaklarda adları verilen Tzanika’daki bazı yerleşmeler şunlardır:
1. Tayk (Oltu, Orta Çoruh)
2. İspir
3. Gümüşhane (Kelkit vadileri): Gümüşhane bugün ayrı bir ildir.
4. Pasinler (Hasan Kale): Aşağı Pasin’in merkezi Mıcıngerd, Yukarı Pasin’inki Avnik’ti.
5. Barchon,
6. Cena (Kena, Okena?)
7. Sisilisson: Kelkit civarındaydı. Eski adı Gayl’dır. Sonraları Ziziola olarak bilindi.
8. Longini Fossatum: Burada kamp kuran Roma generali Longinus’un adını taşır.
9. Tzanzacön: Sürmene civarındadır. Sonraki dönemlerin Zavzoka köyüdür.
Adları Bizans tarihçisi Procopius’ta verilen Barchon, Cena, Sisilisson, Longini Fossatum ve Tzanzacön yerleşmelerinin Bizanslılar tarafından üs olarak kullanılan Tzanika sınırlarındaki kaleler oldukları tahmin ediliyor.
10. Hart (Charton): Bayburt yukarısında, Çoruh Nehri’nin batı kolu üzerinde. Burada Tzan aşiretleri vardı.
11. Kose: Trabzon’a yakın Kose adlı bölgede Tzan aşiretleri vardı. Tzanlar’ın toprakları ötesinde Procopius’un tarifine göre Karadeniz kıyısı boyunca uzanan Trabzon başkentli bölge vardı.
12. Horonon (sonraları Helenen köyü): Bizans, Tzanica ve Sasani Ermenistanı sınırlarının buluştuğu stratejik bir mevkii. Bizanslılar Tzanika’ya ilk kez bu noktadan sızdılar. Üç yolun kesiştiği bu noktada Bizans imparatoru Justinian Horonon adında güçlü bir kale yapar ve bu ana üsten hareketle 530’larda Tzanika’ya egemen olur, onları zor yoluyla Hiristiyanlığa çevirir.
13. Şamalinikon: Bizans’ın Tzanika’da 530‘larda ilk kiliseyi inşa ettiği yer.
14. Tercan
Yukarıda adı geçen yerler sonraları idari bakımdan genelde Erzincan ve Erzurum’a bağlı oldular.
11.inci yüzyılda, yani 1071 Deylemi-Selçuk istilasının hemen sonrasında Pontus’ta Danişmendler’in, Tzanica (Çanestan)’da ise Saltuklular’ın yükselişi bir tesadüf değildi. Kirzioğlu’nun aktardığı Saltuklular’ın şeceresinde, onların Çanestan (Tzanica)’dan geldikleri, daha doğrusu Çanestanlı oldukları kayıtlıdır. Ama Çanestan, Kirzioglu`nun kendisi de dahil olmak üzere Turancı-Türkçü kaynaklarda iddia edildiği gibi Kaşgar değil, eski Tzanica’dır.
Erzurum merkezli Saltuklular Beyliği’nin hudutlarının kabaca eski Tzanica ile örtüştüğü söylenebilir. Saltuklular Beyliği; Kars, Pasinler, Erzurum, Gümüşhane, Oltu, Tortum, İspir, Bayburt, Tercan ve modern Dersim’in önemlice bir bölümünü içeriyordu ki, bu sınırlar yaklaşık olarak antik Tzanica (Çanestan)’nın da sınırlarıydı. Yer yer Sanduk, Sandak veya Sunduk şekli altında karşılaştığımız Saltuk adının kendisi bile San (Tzan) adıyla ilişkili görünüyor.
Saltuklular’ın batısındaki Kemah, Erzincan ve Şebin Karahisar çevreleri ise, 11.inci asırda merkezleri Erzincan olan Mengücekler’in elindeydi.
Kirzioğlu’nun aktarığı şecerede Melik Saltuk ile Melik Mengücek kardeş gösterilirler.
Tzanika’nın sınırları konusunda Osmanlılar döneminin Erzurum Eyaleti de kabaca bir fikir verebilir. Doğu Dersim ve Erzincan’ı da içeren bu eyalet büyük ölçüde eski Tzanika topraklarına tekabül ediyordu.
Evliya Çelebi 1534’te kurulan Erzurum Eyaleti’ne bağlı 12 sancağı şu şekilde saymaktadır:
Erzurum (Paşa Sancağı), Şarki Karahisar (Şebinkarahisar, Karahisar-ı Şarki), Kiğı, Pasin, İspir, Hınıs, Malazgirt, Tekman, Kuzuçan, Tortum, Meçengirt (Mecinkerd, Mıcıngert), Namervan (Mamrovan, Namrevan).

SEYFİ CENGİZ 

DERSİM’İN ŞECERESİ (II) SEYFİ CENGİZ

TZANİLER’İN ÜLKESİ:
TZANİCA (ESKİ DERSİM, ÇANESTAN), DAHA ESKİDEN HALDİYA ADIYLA BİLİNEN ÜLKEDİR
Tzanlar’ın ülkesinden Tzanica olarak sözeden Bizans tarihçisi Procopius, Xenophon’un Tzanlar’ın ülkesini yanlış tarif ettiğini, onu Trabzon’a sınır göstermekle yanıldığını söyler. Onun aktardığına göre Trabzon ile Tzanlar’ın ülkesi arasında gerçekte geçilmez dağlar ve geniş bir bölge vardı. Tzanlar (Saniler), en eskiden beri Karadeniz kıyılarından çok içerde, modern Çoruh Nehri (eskiden Boas Nehri) ve İspir dolaylarında oturuyorlardı. Dolayısıyla Tzanlar, Procopius’un tarifine göre, başlangıçtan beri Ermeniler’le komşu idiler. Procopius, Çoruh Nehri kaynaklarının Tzanica’daki İspir çevresinde olduğunu, bu nehrin burdaki Tzanika dağlarından doğup Lazica (Colchis)’da Karadeniz’e döküldüğünü yazmaktadır. Tzanlar Bizans imparatoru Justinian (527-565) zamanına kadar bağımsız yaşadılar. İlk kez Justinian zamanında ve 530 yılı civarındadır ki onlara Bizans hakimiyeti ve bunu takiben de Bizans eliyle Hiristiyanlık dayatıldı. Agathias, Tzanlar’ın Karadeniz güneyindeki Trabzon yakınında yaşadıklarını, zaman zaman Pontus ve çevresine, Ermenistan içlerine talan akınları yaptıklarını yazar. Bizans’ın Tzanika’yı istila, işgal ve ilhak etmesini, onların yağma akınlarına bağlar. Bizans’ın Tzanica istilası, onun anlatımına göre Colchis (Lazistan)’ten hareketle yapılır. Theodorius ve Rize kentlerinde karargah kuran Bizans ordusu, bu kentlerden yola çıkarak Tzanica’yı istila eder. Bu istila binlerce Tzani’nin öldürüldüğü bir katliamla başarılır. Böylece o tarihe kadar bağımsız yaşayan Tzaniler’e Bizans tarafından ilk kez boyun eğdirilir. Tzanlar, eski dönemlerde Ardasa ve Gümşhane’den Hemşin’e kadarki bölgede, tüm Parhar zincirinde, Çoruh ve Kelkit (Gayl) vadilerinde yaşadılar. Adontz’a göre Tzanika, Çoruh ile Karadeniz’in kıyı şeridi (Trabzon’a kadarki) arasında yeralan, Parhar zincirini içeren dağlık bir eyaletti. Çoruh vadisinde Sasani Ermenistanı ile, Tayk eyaletinde Hars ile sınırdı. Ermenistan ile Tzanika’yı ayıran sınır ise Parhar (Bolhar?) dağları zinciriydi. Bu dağların güneyine düşen Satala (modern Sadak), Bayburt ve Koloneia (Koyulhisar) Ermenistan’a dahillerdi. Adontz’a göre sonraki dönemlerin Eğer eyaleti, Tzanika (Canet)’yı da içine alıyordu. Eğeria, Karadeniz’in Abhazya’dan Trabzon’a kadarki tüm doğu kıyısının adıydı.
Tzanlar’ın ülkesini Chaniuk adı altında Pontus’a yerleştiren ünlü Ermeni tarihçisi Moses Khorenatsi, Tzanica ve Haldiya (Khaltik) özdeşliği kurar. Prof. Adontz da ikisinin örtüştüğünü yazar. Daha eskiden Haldiya (Khaldiya) adını taşıyan bu toprakların sonraları Tzanika adını aldığını, Tzanika denen ülkenin daha gerilerde Haldiya (Khaldiya) diye bilinen bir ve aynı ülke olduğunu, onunla tamamen örtüştüğünü söyler. Tüm bu bilgilerden ve tariflerden çıkan sonuç Tzanika’nın, Pontus veya Colchis ile değil, gerçekte eski Haldiya ile örtüştüğüdür. Tzanika, daha eskiden Haldiya (Chaldia) diye bilinen ülkedir. Haldiler, ünlü Urartular’dır. Haldiya adı Urartular’dan kalmadır. Urartu yıkılışından sonra dağlara sığınan hakiki Urartulular, bu tarihten sonra kendi baş tanrıları Haldi’nin adıyla Haldiler diye bilindiler. Yerleştikleri dağlık ülke ise Haldiya adını taşıdı. Kaynakların önemli bir bölümünde Tzanlar’dan eski bir Pontus ve/veya Colchis kavmi olarak sözedilmesi, Tzanlar’ın genişçe yayılmasından, çok eskiden beri asıl Tzanica’ya komşu bu bölgelerde de varolmalarından ileri gelmektedir. Bunun nedeni şu ya da bu nedenle etrafa doğru göçleri veya sürülmeleri olabilir. Sözkonusu kaynakların onlarla ilk kez asıl Tzanica’nın kendisinden çok, Tzanica’ya komşu bu topraklarda karşılaştıkları anlaşılmaktadır.
Amasya Tarihi’nin yazarı da kendi kaynaklarına dayanarak Çanlar’ın eski bir Pontus kavmi olduğunu, daha İskender istilası öncesinde (Pontus kırallığı öncesinde) burada yaşayan kavimlerinden biri olduğunu söyler. Hatta Pontus kırallığının (337-63 M.Ö) başkenti Amasya’nın eski adı olan Harşene sözcüğünün bu halkın adından kaldığını kayddeder. Onun Çanlar dedikleri Tzanlar’dır. Tzan adıyla Türkçe söylenişte Çan (Can), Farsça ve Arapça’da Çin veya Sin şeklinde karşılaşırız. Kadri Kemal Kop, Çanlar (Tzanlar)’ın bu bölgedeki varlığının Truva Savaşı kadar gerilere dayandığını öne sürer. Amasya Tarihi’nin yazarı Hüseyin Hüsameddin ve Kadri Kemal Kop, antik Pontus kırallığı yöneticilerini Çanlar (Tzanlar)’la ilişkili gibi görmektedirler. 1204 yılında Bizans hanedan evi Comnenler tarafından kurulan Trabzon Devleti’nin kurulduğu topraklarda da Çanlar (Tzanlar), Haldiler, Lazlar ve başka halklar yaşıyordu. Danişmendler’in bu bölgede hakimiyet kurmasını takiben Trabzon ve çevresi bu bölgenin eski halklarından Çanlar’ın adıyla Canik (Canit) diye bilindi. Canik adını alan bu eyaletin başta gelen kenti Trabzon’du. Amasya, Kastamonu, Samsun, Ordu, Giresun ve Sinop da bu eyalete dahillerdi. Kısacası Canik adını alan bu eyalet bu sırada kabaca antik Pontus ile örtüşüyordu. Trabzon Rum Devleti bu eyalette kuruldu ve yaklaşık aynı kentleri içerdi. Kirzioğlu’nun Kars Tarihi’nde yerverilen bilgilere göre daha önce Colchis adını taşıyan Lazika’nın da Canet (Rize-Acara arası) adıyla bilindiği dönemler olmuştur. Böylece asıl Tzanika’nın yanısıra komşusu Pontus ve Colchis (Lazistan)’in de Tzanlar’ın adıyla Canik ya da Canet adını taşıdıkları dönemler olmuştur. Bu durum Tzanlar’ın bir vakitler Pontus, Colchis ve asıl Tzanica sathında önemli bir varlık olduklarına işaret etmektedir.
Danişmendname’de Trabzon Rum Devleti topraklarına ‘Canik Eli’ denmektedir.
Başkenti Kastamonu olan Çobanoğulları (Çobaniler, 1080?-1309) ile onların yerini alan Çandar-Oğulları (1309?-1461) beylikleri de kabaca Canik denen topraklarda veya bu toprakların bir kesimi üzerinde kuruldular. Çandar-Oğullarının adları bence Çan adından gelmedir (Çan-dar). 1341-48 yılları arasında Akkoyunlular Çanlar’la ittifak haline Trabzon Rum Devleti üzerine akınlar yaptılar. Bu devletin sınırlarındaki Canik Beyliği ile Taceddin-Oğulları Beyliği bu akınlar sürecinde doğdular. 1456’da ise Safevi Şahı Cüneyt, kaynakların ‘Rafıziler’ dediği yandaşları (içlerinde Çanlar da vardı) ile birlikte Trabzon Devleti üzerine yürüdü. Trabzon Devleti’nin çağrısı ile üstüne Osmanlılar’ın Rum (Sivas eyaleti) valisi Hızır Paşa yollandı. Geri çekilmek zorunda kalan Şah Cüneyt Akkoyunlu Uzun Hasan’a sığındı. Safevi-Akkoyunlu ittifakı bu sırada başladı. Osmanlılar döneminde Canik’in sınırları biraz daha farklı görünür. Cevdet Türkay’ın yayınladığı Osmanlı kayıtlarında Canik Sancağı, Samsun’un yanısıra Bafra, Kavak, Akçay, Ünye, Satılmış ve Erim kazalarını içermektedir.
 SEYFİ CENGİZ



DERSİM’İN ŞECERESİ (I) SEYFİ CENGİZ

Dersim’in soy ve yol şeceresine ilişkin bu yazı dizisi Dersim ve Zaza Tarihi: Sözlü Gelenek ve Tarihsel Gerçek başlıklı çalışmanın bir özetidir. Hayli hacimli olan bu çalışmanın okur kitlemizin bir bölümü tarafından incelenip anlaşılması güç olabilir. Beni elden geldiğince kısa bir özet çıkarıp yayınlamaya mecbur eden bu tür güçlüklerin ortadan kaldırılması istediğidir.


TZANİLER: DERSİM ADI, DER VE SİN ETNİK ADLARININ BİR KOMBİNASYONUDUR Tzaniler ve ülkeleri hakkında en ayrıntılı bilgileri Bizans-Sasani savaşlarını anlatan M.S. 6’ıncı yüzyıl Bizans tarihçileri Procopius ve Agathias’da buluyoruz. Her ikisi de bu halka Tzani (Tzan, Tzanic), ülkesine Tzanica diyorlar.Bunlardan Procopius, Tzanic ulusu’nun daha eskiden Sani adıyla bilindiğini not eder. Nitekim ondan asırlarca önce yaşamış coğrafyacı Strabo, bu halktan ‘Sanni’ (Sani) adıyla bir Pontus kavmi olarak bahsetmektedir. Pliny (M.S. 23/24-79)’de de onlardan ‘Sanni’ler diye sözedilir. Strabo, Pliny, Procopius ve Agathias; Tzani (Sani, Sanni) halkından ilk sözedenler değildir. Başka isimler altında Xenophon’un ve Heredot’un da onlardan bahsettiğini biliyoruz. Çünkü, örneğin Procopius, onların ülkesini Trabzon sınırında gösteren Xenophon’un bu tarifinin yanlış olduğunu tartışmaktadır. Xenophon’da bu halktan ve ülkelerinden sözedilmemiş olsa Procopius’un bu sözleri yersiz olurdu. Saniler, Xenophon’un Anabasis’inde Makronlar (Macrionlar) adı altında Pontus’ta gösterilirler. Nitekim kendisi de Pontuslu olan Strabo (M.Ö. 58-M.S. 25), kendi zamanında Sanni adını taşıyan Pontus kavminin daha eskiden Macron (Macrion)’lar diye bilindiğini yazmaktadır. Heredot da onlardan ‘Macron’ adıyla sözetmektedir. Akamen imparatorluğunun 20 eyaleti ile bu eyeletlerde yaşayan aşiretleri ve halkları saydığı yerde, Heredot, kabaca Pontus’a tekabül eden 19’uncu eyaletteki aşiretleri ve halkları şöyle sıralıyor: Moschi, Tibareni, Macron, Mossynoeci ve Mare (Bk. Heredotus, III. Kitap). Böylece Tzan (Sani) halkından Macron adı altında tarihin babası olarak anılan Heredot’ta da sözedildiğini görüyoruz (Heredot’un aktardığı Akamen imparatorluğunun eyaletleri listesinde, Ermenistan 13’üncü eyalettir).Hatırlatmakta yarar var: Heredot’un aktardığı bu bilgilerin Darius’un M.Ö. 520 yılı dolayına ait Behistun yazıtından ve diğer yazıtlardan edinildiği genel bir kanıdır. Bu demektir ki, büyük olasılıkla Behistun yazıtında da Macron adı geçmektedir. Heredot’ta bu ad (‘Macrone’), Darius’un oğlu Xerxes’in M.Ö. 481/480 yılında yaptığı Yunanistan üstüne sefere katılan halklar arasında da sayılmaktadır. Burada da 19’uncu eyaletteki Tibareni, Macrone, Moschi ve Mossynoeci adları geçer. Bu grubun hepsinin Moschi’ler gibi techizatlandıkları, bunlardan Macrone ile Mossynoeci’lerin ortak bir kumanda altında savaştıkları kayddedilir (Bk. Heredotus, VII. Kitap).Kısacası adı Heredot’ta ve Xenophon’da Macron, Strabo ve Pliny’de Sani (Sanni), Procopius ve Agathias’ta Tzan (Tzani) olarak geçen halk, bir ve aynı halktır.Thomas Artsruni (M.S. 900), Tzanlar’dan Mamakanlar’ın ‘Chen’ kolu diye sözeder. Chen, Tzan adının bir şeklidir. Chen formu Türkçe’de Çan şekline girmiştir. Bu halkın daha başka adlarla bilindiği de olmuştur. Çünkü örneğin Arrian, Doğu Karadeniz kıyısında (yani Colchis, Lazica) yaşayan ‘Drille’ (Darili, Drilae) isimli halkın büyük bir olasılıkla Pliny’deki ‘Sanni’ler ile bir ve aynı olduğunu düşünmektedir. Arrian’ın kurduğu bu özdeşliğe Toumanoff da katılmakta, buna Drille (Darili) ve Sanni denenlerin Procopius’taki Tzaniler olduğunu eklemektedir. Kaynaklarda Colchis (Lazica) kavimlerinden biri olarak anılan Drille (Darili) halkının bu adının kökü Adontz’da Der (Dar) olarak yorumlanır. Onun açıklamasına göre bu adın son kısmı sadece bir sonektir (eli, -ili). Değişik çağlarda ve dillerde Macron, Sani (Sanni), Tzan (Tzani) ve Der (Drille, Dar-ili) adlarıyla bilinen bu halkın diğer bir adı da Dersim (Dersimli)‘dir.Şimdi bu sonuca nasıl varıldığını kısaca görelim.Bugünkü Dersim ve Tercan’ın adı Xenophon’da Der-xene (Xer-xene) şekli altında geçer.İlkin bir noktaya açıklık getirmeliyim: Xenophon’un Anabasis ve Cyropaedia adı eserlerini İngilizce baskılarından inceledim. Bu çevirilerde Derxene (Xerxene) adına bizzat rastlamadım. Bunu başka kaynaklardaki referanslardan biliyorum. Örneğin bu kaynaklardan biri Taylor’dur. Besbelli ki, Xenophon’un kitabının orijinalinde ya da bazı baskılarında bu bilgi mevcuttu. Yoksa durup dururken kimse Xenophon’da böyle bir kavram geçtiğini söylemez. Kaldı ki, bu nokta çok önemli de değildir. Çünkü Xenophon bu kavramdan sözeden tek kişi değildir. Örneğin Strabo Makedonlar döneminin terminolojisinde mevcut olan Xerxene adından, bir diğer ünlü coğrafyacı Pliny (M.S. 23/24-79) ise bu adın Derxene şeklinden sözederler.Araştırmacılar arasında genel kanı bu adların (Derxene, Xerxene) modern Dersim ve Tercan’a referans olduğudur. Ermeni kaynaklardaki Terjan (Dercan) ve Mananalı adları da bu aynı topraklara referanstı. Dersim adı, Derjan şekli altında M.S. 5‘inci yüzyılda yaşamış ilk Ermeni tarihçisi Agathangelos’tan beri Ermenistan tarih ve coğrafyasında anılmaktadır. Eski Dersimliler’in Dersim’e karşılık kullandıkları bir diğer ad olan Khalmem Ocağı (Kalman Ocağı, Mamekiye) ise, Ermenice kaynaklarda Mananalı (Mamanalı) şeklinde kayda geçmiştir. Uzun sözün kısası, Dersim sözcüğü, Tzan (Tzan adı, Farsça’da ve Arapça’da Çin ve Sin şekillerine girmiştir), Der (Drille), Xerxene (Derxene) ve Derjan (Tercan) adlarıyla ilişkilidir. Der-xene ve Der-jan (Ter-can) sözcükleri Farsça ve Arapça söylenişte Dersim şekline girmişlerdir. Bu dönüşümün doyurucu bir açıklaması Armenia in the Period of Justinian adlı kitapta Prof. Nicolas Adontz tarafından yapılmış bulunmaktadır.Ermenice’de Der-jan olarak söylenen adın Farsça ve Arapça söylenişte Der-Sim’e dönüştüğüne işaret eden Prof. Adontz, Dersim adını Der-Sim (Der-Jan, Ter-Can) şeklinde böler. Bu kombinasyonun ilk kısmı olan Der (Dar) sözcüğünün az önce bahsini ettiğimiz Drille (Darili) adından, ikinci kısmı olan Sim (Jan, Can) öğesinin ise Tzan (Jan, Çan, Çin, Sin) adından geldiğini söyler. Kısacası Dersim adı, kaynaklarda eski bir Pontus ve Colchis kavmi olarak anılan bir halkın adıdır. Bu halk değişik çağlarda ve dillerde Macron, Sani (Sanni), Tzan (Tzani), Darili vd gibi değişik adlar altında bilinmiştir. Bu halkın adının Dersim şekli, yine kendisine ait olan Der (Dar) ve Sin (Tzan) isimlerinin bir kombinasyonudur.Dersim’de Der (Dar) sözcüğü yaygındır. Sık rastlanan L ve R seslerinin dönüşümüyle Del veya Deli gibi şekillere girdiği de vakidir. Bunun Dımli (Dımili) sözcüğüyle ilişkisi araştırılmaya değerdir.Bir vakitler Derler (Darlar) ya da Tzanlar (Sinler) diye bilinenler, Dersimliler’in ta kendileridir.Dersim adı da, tıpkı Türk, Kürt, Zaza, İngiliz, Alman ve diğerleri gibi etnik bir addır; tarihin çok iyi tanıdığı bir kavmin adıdır. Böyle bir addan yoksunmuşuz gibi bize başka adlar yakıştırılması cehaletin belirtisidir, en kötü cinsten bir kültürsüzlüğün, geriliğin ve fanatizmin ifadesidir.Dersim adının ‘Gümüşkapı’ anlamına geldiği şeklindeki görüş artık bırakılmak zorundadır. Dersim adının bu yorumu olsa olsa Gümüşhane’nin Dersim’e dahil olduğu dönemle ilişkili bir yakıştırmadır.
SEYFİ CENGİZ 

24 Nisan 2014 Perşembe

1908’DEN 1915’E… SOYKIRIMIN GÜNÜMÜZE UZANAN KÖKLERİ

1908’e bu coğrafyanın kadim halkları büyük umutlarla bakıp desteklemişlerdir. Ancak bu umut bir yanılsamadır. Hürriyet, Musavvat, Uhuvvet diyerek iktidarı kolaylıkla alan Jöntürk hareketinin omurgasını oluşturan bürokratik burjuvazi kısa zamanda maskesini çıkararak gerçek yüzünü ortaya çıkarmakta tereddüt etmez. Burada unutmamamız gereken Soykırım faillerinden Jöntürkler siyasi organizasyonları İttihat ve Terakki Cemiyetinin Türkçülük temelinde örgütlendiğidir. Ajandalarının en önemli maddelerinden biri etnik homojenliğin sağlanmasıdır. Soykırımın diğer faillerinin (Almanların, Türk-Kürt Müslüman eşrafın, bu unsurların fakir halklarının, Hamidiye alaylarının, … ) saiklerinin bu Jöntürklerin ajandası ile kesişme derecesi de Soykırıma ortaklığın derecesini ve Soykırımdan nemalanmayı belirleyecektir. Bu aynı zamanda bir rehin alınmışlıktır. Bu ortaklık ve nemalanma bugün coğrafyamızın özgürlüğüne en önemli engellerden biridir. Bu coğrafyanın tarihi 1915’te donmuştur.

Gerek Ahmet Rıza’dan Mizancı Murat’a gerekse de Dr. Nazım’a kadar ‘Millet-i Osmaniye’ terkibinin açık karşılığı Türk’tür. Mizancı Murat, “Dostumuzun birbirinden başka zannetmek hatasında bulunduğu Türklük, Osmanlıcılık ve Müslümanlık adına duada kusur etmeyiz” sözleriyle üçünü bir arada düşündüğünü ifade eder. Osmanlıcılık ve İslamcılık, Türk olmaktan gurur duyan bir Osmanlıcılık ve İslamcılıktır. Türkçülüğün henüz siyasi olarak tam gelişmediği dönemlerde bile Türkler kendilerini Osmanlının egemen unsuru sayarken diğer unsurların kendilerine itaat etmesini savunur ve bunu açıkça ifade ederler. Abdülhamid’den Yeni Osmanlılara ve jöntürklere kadar bu zihniyet değişmez.

Osmanlıcılık ve İslamcılıktan da kasıt Türkçülüktür. Hürriyet, musavvat ve uhuvvet sloganı çok kısa zamanda Türkler için hürriyet ve musavvat’a diğer unsurlar için disiplin’e dönüşür. Bu bakımdan yukarıda söylediğimiz gibi, 1908 bir aldatmacadır. Anayasal reform sözleri sorunu geleceğe yayarak çürütmeye yönelerek, ajandalarının en önemli maddelerini ortaya koyarlar. Etnik temizlik konusunda Jöntürklerin 1908 öncesi Balkanlarda ve özellikle Makedonya bölgesindeki eylemleri de bu konuda açık ipucudur. Grenebeli Bekir Fikri ve Enver’in amcası Halil (Kut) Paşa’nın anıları bu açıdan öğreticidir. Talat ve diğerleri de bu konuda açıktırlar;

Jöntürk yöneticilerinin en önemlilerinden olan Jöntürklerin ideologu, örgütleyicisi ve eylemcilerinden Dr. Nazım tarafından daha 1908 Ağustos’unda İzmir’de Yunanistanlı gazeteciye, coğrafyanın kadim halklarının kazınmasına ilişkin ajandasını pervasızca açıklayarak olacakların bir kronolojisini verir.[1] Nitekim olaylar, Dr. Nazım’ın çizdiği çerçevede gerçekleşecek ve Osmanlı coğrafyası Müslüman-Türklerin dışındaki unsurlar açısından kan gölüne çevrilerek Osmanlı coğrafyasının kadim halkları tarihsel topraklarından kazınacaktır.

Osmanlı parlamentosundaki Rum milletvekilleri tarafından daha 1910’da hükümete sunulan muhtıranın girişi bir umut kırıklığını ifade etmesinin yanında Jöntürk yönetiminin maskesinin düşmesini ifade eder:

“Maalesef, hemen Anayasa’nın ilanından sonra, Osmanlı İmparatorluğu’undaki diğer uluslara yönelik en içten ve en kardeşçe duygular içinde olmamaktan kaynaklanan sayısız olay, Rumların umutlarını kırmaya yardım etti ve etmektedir…“

Anayasa’nın ilk iki yılı boyunca Rum unsurunun açık bir şekilde zararına olan Jön-Türkler’in yaptıklarının güncel bir anlatısı olan Rum vekillerin bu muhtırasının sonuç bölümünde Rum unsurların maruz kaldığı muameleyi özetlemektedir:

“…Bütün bu davranışlar, Rum ulusal bilincinde bir kanaati kesinleştirmektedir; Rum halkı köleleşmiş bir halk olarak görülmektedir, kimin daha aşağı bir pozisyonda tutulacağı Hükümetin dahili politikasının amaçlarından biridir; tam da istibdat rejimi altındaki gibi, bu politika, Rum halkındaki güven eksikliğini ve onun gelişmesini engelleme eğilimini devam ettiriyor. Şimdi her zamankinden daha fazla, Rumlar’ı, “ulusal” Türkleştirme politikasına maruz bırakmak için Anayasa’daki “Osmanlı Milleti” terimini kullanmaya yönelik bir eğilim var.”

1907 jöntürk birlik kongresinde prens Sabahattin, o güne kadar Hıristiyanların bu coğrafyada tutunabilmesini Avrupa’nın korkusuna bağlar, bu korku savaş ortamında ortadan kalktığında Jöntürk zihniyeti zincirinden boşalarak bu coğrafyanın kadim halkları soykırıma uğrayacaklardır.

Aslında ilk prova Kilikya’da yapılarak, jöntürkler daha iktidarlarının başında iktidarlarını tehdit edebilecek unsurlara karşı kanlı gözdağı vermekten çekinmezler; Kilikya katliamını kısaca özetlersek bu katliamın bir Soykırım provası olduğu kolayca anlaşılmaktadır; 1909 Nisanında Kilikya’da vuku bulan katliamlar bir anlamda olacakların da habercisidir. Yerel ittihatçıların yönetiminde birincisi gerçekleşen katliamların ardından, olayların yatıştırılması için ittihad yönetimince gönderilen Dedeağaç taburu ve yerel ittihadçıların işbirliğiyle ikincisi gerçekleşen katliamlarda 25-30 bin Kilikyalı Ermeni’nin öldürülmesi ve mallarının yağmalanmasıyla sonuçlanmıştır. Bu bakımdan Kilikya 1909 bir anlamda gelecekteki soykırımın bir provasıdır. Burada 1894-96 katliamlarında olduğu gibi Ermeni erkek nüfus hedef alınarak katledilmiştir ki bu, 1915 Soykırımında Ermeni halkın korunmasız kalmasındaki önemli etkenlerden biridir.

Aydın mebusu Emmanuel Emmanueilidis Kilikya olaylarını açıklarken İttihatçı etkenini vurgular:

“Burada değinmemiz gerekli olan konu: Jöntürkler merkezde katliam için emir vermemiş olsalar bile, yerel Jöntürkler olaylarda büyük çapta yer almışlar ve eski Türklerle [eski yönetim kalıntıları ile] birlikte Ermenilere karşı ortaklaşa bir parti teşkil etmişlerdir.”

Üzülür gibi yaptılar, düzeltmeler vaat ettiler ama manen müteessir kalmadılar ve Ermeni de, Ermeni Ülkelerinde yabancı olarak yaşamaya devam ederken, çalışmasıyla terden ıslatmış doğduğu yerini, servetini, toprak ve meyvelerini ilk gelen yağmacının elinde görecekti. Emmanueilidis’in sözleri bir gerçeğe işaret etmektedir. Olacaklar çok erken fark edilerek dikkat çekilmiştir. Emmanuilidis 1908’in aldatmacı yüzünü ve sorunların zamana yayılarak çürütülmesi yanında gözdağı eylemlerinin de altını çizer. 1909’dan itibaren bu coğrafyanın kadim halklarına karşı cihad başlar.

Kilikya olayları jöntürklerin iktidara gelişine çok yakın bir tarihte gerçekleşir. Jöntürkler Makedonya kökenli olduklarından başlangıçta Anadolu’da güçleri ve örgütleri de yoktur. Kısa zamanda Hıristiyan unsurların yardımı ile Anadolu’da güçlenen Jöntürkler, bu unsurları ihtiyaçları kalmadığında yok etmekten çekinmeyeceklerdir.

Özellikle, Selanik’te Ekim 1911’de Cemiyet tarafından alınan kararlar sonrasında Türk ve Müslüman olmayan unsurlara karşı baskı politikası sistematik bir hal alarak resmi bir programa bağlanacaktır. Alınan kararlar ibret vericidir. Bu kararlar Osmanlı coğrafyasının kadim halkları açısından sonun başlangıcıdır:

“İmparatorluğun varlığı, Jön-Türk Cemiyetine ve bütün muhalefetin yok edilmesine bağlıdır… “

JönTürkler muhalefet ile birlikte gelecekte muhalif olabilecekler ile sindiremeyecekleri unsurları da yok etmeye karar vermiş ve hemen uygulamaya geçilmiştir. Gelecekte cumhurbaşkanı olacak olan Mahmut Celal (Bayar) Bursa’da çalıştığı bankadan istifa ettirilerek İzmir İTC katibi mes’ulü olarak görevlendirilerek Helen unsurlara karşı savaş örgütlenir. Bu ekibin içinde gelecekteki soykırımlarda aktör olacak Kuşçubaşı Eşref, Kaymakam Pertev Bey [General Demirhan], mutasarrıflar Mahzar Müfit [Kansu], Dr. Reşit, İbrahim Bedreddin … gibi kişiler yer alacaktır. Kilikya’dan sonra Savaş öncesi soykırımın bir provası da Ege bölgesinde gerçekleştirilir. Gerek Kuşçubası Eşref gerek Celal Bayar uygulanan boykot, sindirme, sabotaj ve öldürme politikalarının başarısından söz ederek bu politika sonucu 1 milyon Helen’in tarihsel topraklarından kazındığını itiraf ederler.

Aydın mebusu Emmanuel Emmanueilidis uygulanan bu resmi politikayı vatandaşlara karşı kutsal savaş olarak nitelendirir:

“Rumlara karşı ilk darbe, savaştan önce vurulmuştu. 1914 senesinin ilk yarısında, 250.000 Rum kovularak varlıklarına el kondu ve bu şekilde Trakya ile İzmir bölgesinin Türkleşmesi için ilk adım atıldı. Ama bu yeterli değildi. Bu hareketin en az 10 yıllık bir süreci olmalıydı. Bu süre zarfında etnik temizlik programı ısrarla uygulanacaktı ve zaman zaman duruma göre, baskı da eşlik edecekti. Sonunda Helenizm, büyük şehirlerde toplatılıp kısıtlanarak, önemsiz bir azınlığı teşkil edecekti. Kalanlar için, hükümetin alacağı idari ve ekonomik tedbirler kâfi olacaktı. Zenginler Enver’in sarfettiği söylenen cümlesine göre fakir, fakirler dilenci ve hepsi birden zengin fakir, Türklerin köle ve hizmetçileri olacaktı.”

1913 ve 1915 sanayi sayımlarında Hıristiyan burjuvazinin gücünü görmek zor değildir. Bu zenginlik Jöntürk bürokratik burjuvazisinin gözlerini kamaştırmaktadır. Balkan savaşı bahane edilerek Ege bölgesindeki Rumlara baskı, tehdit ve cinayetlerle kadim topraklarından sökülme operasyonuna geçilir. Bunun için yerel Müslüman halkın hazırlanması gerekir. Jöntürkler Anadolu’ya çeteleriyle birlikte gelmişlerdir, hem yerel Müslüman halkı kışkırtacak propagandistleri, hem de baskıları gerçekleştirecek, cinayetleri işleyecek kadro sıkıntıları yoktur.

Aydın Mebusu Emmanuil Emmanuilidis Hıristiyanlara karşı oluşan atmosferi şu sözleriyle nakleder: “1913 senesinin son çeyreğinde, İstanbul’u ziyaret eden birisi, yollarda yeni elbiseli, kadife pantolonlu ve kafalarına siyah kalpak giyen, garip insanlara rastlardı. Ancak sonradan anlaşıldı ki bunlar meşhur fedailerdi. Yani Hıristiyanlara karşı alınan kararları uygulamak için, İstanbul ve diğer illerde Jöntürkler tarafından kurulan orduydu. Bir taraftan uygulama gücü hazırlanırken, diğer taraftan, yapılmakta olan uygun bir propaganda ile, halk yaklaşmakta olan darbeye hazırlanıyordu. Gazetecilik halkın düşüncelerini tahrik ediyordu ve dağıtılan çeşitli günlük gazeteler, Rumlara karşı sönmez Türk nefretini kışkırtmayı hedef alıyordu. Bu yayınların neticesi, Rumlar memlekette var oldukça, Türklerin fakir kalacakları, Müslümanların şeref ve hayatlarının emin olmayacağı ve Devletin de çeşitli tehlikelere maruz kalacağıydı. Balkan hükümdarlarının at üstünde kadın ve çocuk cesetleriyle Türk bayrağının üzerine bastıklarını gösteren fotoğraflar yayımlanıyordu. Üzücü haritalar basılarak, elden giden iller siyah renkle gösterilip okulların duvarlarına asılarak, altlarına intikam kelimesi yazılıyordu ve Bulgaristan’a ilhak edilen bölge bile yas rengi siyahla kaplıydı ve bunun da hesabını Hellenizmin ödemesi gerekiyordu. İntikam ve nefret melekleri gibi, yurdun her tarafına konuşmacı ve propagandacılar gönderildi. Bunlardan en fazla laik olanı Ömer Naci İzmir’e gönderildi. Anti Hıristiyan nefreti kısa bir zamanda düşünülemeyecek bir seviyeye geldi.” Emmanuilidis’in kısaca özetlediği Hıristiyan karşıtı atmosferle birlikte Ege Rumlarının büyük bölümü tarihsel topraklarından sökülerek mülklerine yerel İttihatçı eşraf tarafından el konulur.

Osmanlı Mebusu Emmanuilidis, Ermeni Soykırımını şu sözlerle ifade eder. Ermeni felaketi bütün Türkiye’yi kapsadı. Her şehir, köy, köşe, Ermeni mukimlerinden yoksun kaldı. Yalnız İstanbul, İzmir ve Halep muaf bırakıldı. Bu oradaki Ermenilerin zarar görmedikleri anlamına gelmedi, çünkü İstanbul’da sürgün konvoyuna dâhil edilmeleri için, yüzlerce Ermeni tutuklanmıştı. İzmir’de Ermeniler azdı. Oradaki asıl tehlike kalabalık Rumlardan gelmekteydi ve elbette sıra Rumlara da geleceği zaman, oradaki Ermenilerin de icabına bakılacaktı.

Bu kanlı plan büyük ölçüde 1922 yılında tamamlanacaktır. Konsolos Horton da 1922 İzmir’inde olanları şu sözleriyle özetler. Ermeniler’i yok etmek ve boş zamanlarda da Rumlar’la ilgilenmek üzere belli bir plan var gibiydi, Horton’un gözlemi Emmanuilis’in sözleri ile uyuştuğu gibi diğer gözlemcilerin yargıları ile örtüşmektedir. Altın vuruş İzmir sokaklarında 1922 Eylül’ünde tamamlanır. Bu konuda Türkçe’de tek derli toplu çalışma Majorie Housepian Dobkin’in geçen yıl yayınlanan 1922 İzmir’i, Bir Kentin yıkılması adlı çalışmasıdır. Majorie Housepian Dobkin’in, incelemesi 1922 yılı İzmir’ine odaklanmasına karşın geniş Osmanlı coğrafyasındaki Hıristiyan unsurlarının dalga dalga saldırılarla sistemli bir şekilde yok edilmesi ve kadim topraklarından kazınma tarihinin bir özetidir. O sadece 1922 İzmir’ini resmetmez o günleri naklettiği gibi, sonrasındaki olayları çeşitli kaynaklardan aktararak okuyucularla paylaşır. Bu bakımdan Türk kamuoyu İzmir katliamından yeni haberdar olmaktadır. İzmir katliamı da 1915 Soykırımın bir parçası olduğu gibi inkarın da bir parçasıdır. Yıllarca üstü özenle örtülen yakın tarihin karanlık noktalarından biridir.

1922 sonrasında kalabilenlerin tarihsel topraklarından kazınmasına ilişkin politikalar hız kesmeksizin devam eder: Mübadele adı altında kalanların tarihsel topraklarından zorla sökülmesi, II. Savaş yıllarında Amele taburlarının yeniden tesis edilmesi, Varlık vergisi adı altında gaspın yasalaştırılarak ekonomik ve kültürel jenocid’in sürdürülmesi, her şeyleri elinden alınan kadim halkların toplama kamplarında tecriti, 5-7 Eylül pogromu, 1964 Sürgünü…

Soykırımın en önemli sonuçlarından biri nüfusun homojenleşmesiyle birlikte ekonominin “Türk”leşmesi ile zenginlik Müslüman-Türk kesimine geçer. Ermenilerin, Rumların, Süryanilerin ve Pontosluların birikimlerine ve mallarının üzerine konmayan neredeyse kimse yoktur. Jöntürklerin meclis başkanı ve hariciye vekili, Kemalist dönemde de mebus tayin edilen Halil Menteşe’nin anılarındaki bu Soykırım işine katılmayan pek azdır yargısı önemli bir gerçeğe parmak basmaktadır. Birkaç yıl önce milli savunma Bakanı soykırımı aynı kelimelerle kutsar. Bugün Türk ve Müslüman sermayesi bu el konmalar üzerine yükselmiştir. Hangi zenginliğin üstünü kazısanız altında Ermeni, Rum, Süryani ve Pontos zenginliğinin gaspına rast gelmeniz şaşırtıcı olmayacaktır. Türk sermayesi itici gücünü 1915 soykırımından almıştır. 1915 sonrasındaki paylaşımlar ve devamında 1922 sonrasındaki tahsisler bu konudaki tek kaynaktır. 1920’li yılların ulusal gazeteleri ve dönemin kararnameleri bu konudaki örneklerle doludur.

Ayrı bir gerçeklik de Ermeni ve Rum zenginliği yanında bu halkların gen havuzuna el konulmasıdır. 1915 sonrası dahiliye nezaretinin mürür tezkerelerinin (bir çeşit iç pasaport) incelenmesi el koymanın boyutları ile ilgili fikir verecektir.

Ayrıca kurucu kadro tamamen jöntürk kadrosudur. İttihad’ın B kadrosudur. Bunların çoğunluğu da soykırım faillerinden oluşmaktadır. Bu coğrafyanın kadim halklarını bir şekilde kadim coğrafyalarından kazıyıp buharlaştıran bu kadro soykırım kurbanlarının birikimi üzerinde yükselip burjuvaziye dönüşmüştür. Soykırımda el konulup yastık altında duran birikimler Özal sonrasında Anadolu kaplanları adı altında islami sermaye olarak ortaya çıkan günümüzün ayrı bir gerçekliğidir. Bu gerçeklik aynı zamanda inkarın en önemli parçası ve gerekçesi olarak önümüzde durmaktadır. Bu aynı zamanda kurbanla alay edilerek Soykırımın başka bir yolla devam ettirilmesinden başka bir şey değildir. Bu durum sadece liberal ve islami burjuvazi ile de sınırlı değildir: Hasan Cemal dedesi Cemal Paşa’nın 1915’te durduğu yeri son kitabı “1915: Ermeni Soykırımı” başlıklı çalışması ile cesaretle açıklamıştır. Ahmet Türk de cesaretle dedesinin 1915 Soykırımı sırasındaki eylemlerini açıklayan cesaretli kişilerden biridir. Ancak açıklama yapması gerekenler sadece Hasan Cemal ve Ahmet Türk ile sınırlı değildir: Siyasi parti yöneticileri, yazarlar gibi kalburüstü kesimde biyolojik dedelerinin 1915’te nerede durduklarını açıklamalıdırlar. Bu konuda Patrik Zaven’in 1915 Soykırımının aktörleri (Exterminators) listesi kendileri için ipucudur.

Bu coğrafyanın kadim halklarının maruz kaldığı insanlığa karşı suç işlenmesinin bir karşılığı olması gerekir ki; bu bedel ödenmeden barışma söz konusu değildir. Buradan Soykırımın bedelinin istendiği, kan bedelinin istendiği sonucu çıkarılmamalıdır. İnsanlığın acılarını karşılayacak herhangi bir bedel henüz keşfedilmemiştir.

Atılacak ilk adım Soykırım kurbanlarının acılarını hafifletebilecek samimi olarak atılan bir adım olmalıdır ki, bu yükümlülük da kurbanlara düşmez, bu adım kurbanların atacağı bir adım değildir. Bu adımı Soykırım failinin atması bir insanlık borcu olarak hala üzerlerinde durmaktadır. Sözümüz ve çağrımız, özellikle biyolojik dedeleri Soykırımdan nemalanıp kendileri bu birikim üzerinde oturarak bugün özgürlükten bahseden batı’dan ve doğu’dan eşitlikçilik iddiasındaki siyasetçi ve yazarlaradır.

Bunun aynı zamanda tarihin 1915’teki donmuşluğundan, bir rehin alınmışlıktan kurtulmanın ve gerçek özgürlüğe doğru hareketin anahtarı olduğu unutulmamalıdır. Gereken sadece birazcık cesarettir o kadar…

Cesaretin olmadığını tabii ki biliyorum.

Ancak oynamak da yakışıksız, zihin açıcı olmak babında birkaç soruya cevap var mıdır:

HDK eş bakanı (nedense eşitliğe(!) rağmen erkekler başkan kadınlar “eş başkan” olur) Yavuz Önen’in dedesinin 1915’teki, Babasının 1942’deki konumu neydi? Bu konuda bir şey söylemek ister mi? Atalarının bu konumlarından dolayı edinilmiş gayrimeşru bir şeyler varsa bunları sahiplerine iade etmek gibi bir inceliğini gösterme cesareti var mı?
Süryanilerden özür dileyerek tapuları “Süryani cemaatine” iade seansları düzenleyen Berzan Boti dedesinin el koyduğu malları resmen sonuçlanıp iade işlemi tapu kayıtlarına geçti mi? Kısaca sonucu izledi mi?

Ermenilerden Süryanilerden Ezidilerden özür dileyen Ahmet Türk biyolojik dedesi Hüseyin Kanco adına mı özür diledi yoksa anlamsız soyut dedeler yani “Hamidiyeler” adına mı özür diledi ? Kasr-ı Kanco’nun mülkiyetine sahip olmaya dair de bir şeyler söylemek ister mi?

Alıntı