24 Nisan 2014 Perşembe

1908’DEN 1915’E… SOYKIRIMIN GÜNÜMÜZE UZANAN KÖKLERİ

1908’e bu coğrafyanın kadim halkları büyük umutlarla bakıp desteklemişlerdir. Ancak bu umut bir yanılsamadır. Hürriyet, Musavvat, Uhuvvet diyerek iktidarı kolaylıkla alan Jöntürk hareketinin omurgasını oluşturan bürokratik burjuvazi kısa zamanda maskesini çıkararak gerçek yüzünü ortaya çıkarmakta tereddüt etmez. Burada unutmamamız gereken Soykırım faillerinden Jöntürkler siyasi organizasyonları İttihat ve Terakki Cemiyetinin Türkçülük temelinde örgütlendiğidir. Ajandalarının en önemli maddelerinden biri etnik homojenliğin sağlanmasıdır. Soykırımın diğer faillerinin (Almanların, Türk-Kürt Müslüman eşrafın, bu unsurların fakir halklarının, Hamidiye alaylarının, … ) saiklerinin bu Jöntürklerin ajandası ile kesişme derecesi de Soykırıma ortaklığın derecesini ve Soykırımdan nemalanmayı belirleyecektir. Bu aynı zamanda bir rehin alınmışlıktır. Bu ortaklık ve nemalanma bugün coğrafyamızın özgürlüğüne en önemli engellerden biridir. Bu coğrafyanın tarihi 1915’te donmuştur.

Gerek Ahmet Rıza’dan Mizancı Murat’a gerekse de Dr. Nazım’a kadar ‘Millet-i Osmaniye’ terkibinin açık karşılığı Türk’tür. Mizancı Murat, “Dostumuzun birbirinden başka zannetmek hatasında bulunduğu Türklük, Osmanlıcılık ve Müslümanlık adına duada kusur etmeyiz” sözleriyle üçünü bir arada düşündüğünü ifade eder. Osmanlıcılık ve İslamcılık, Türk olmaktan gurur duyan bir Osmanlıcılık ve İslamcılıktır. Türkçülüğün henüz siyasi olarak tam gelişmediği dönemlerde bile Türkler kendilerini Osmanlının egemen unsuru sayarken diğer unsurların kendilerine itaat etmesini savunur ve bunu açıkça ifade ederler. Abdülhamid’den Yeni Osmanlılara ve jöntürklere kadar bu zihniyet değişmez.

Osmanlıcılık ve İslamcılıktan da kasıt Türkçülüktür. Hürriyet, musavvat ve uhuvvet sloganı çok kısa zamanda Türkler için hürriyet ve musavvat’a diğer unsurlar için disiplin’e dönüşür. Bu bakımdan yukarıda söylediğimiz gibi, 1908 bir aldatmacadır. Anayasal reform sözleri sorunu geleceğe yayarak çürütmeye yönelerek, ajandalarının en önemli maddelerini ortaya koyarlar. Etnik temizlik konusunda Jöntürklerin 1908 öncesi Balkanlarda ve özellikle Makedonya bölgesindeki eylemleri de bu konuda açık ipucudur. Grenebeli Bekir Fikri ve Enver’in amcası Halil (Kut) Paşa’nın anıları bu açıdan öğreticidir. Talat ve diğerleri de bu konuda açıktırlar;

Jöntürk yöneticilerinin en önemlilerinden olan Jöntürklerin ideologu, örgütleyicisi ve eylemcilerinden Dr. Nazım tarafından daha 1908 Ağustos’unda İzmir’de Yunanistanlı gazeteciye, coğrafyanın kadim halklarının kazınmasına ilişkin ajandasını pervasızca açıklayarak olacakların bir kronolojisini verir.[1] Nitekim olaylar, Dr. Nazım’ın çizdiği çerçevede gerçekleşecek ve Osmanlı coğrafyası Müslüman-Türklerin dışındaki unsurlar açısından kan gölüne çevrilerek Osmanlı coğrafyasının kadim halkları tarihsel topraklarından kazınacaktır.

Osmanlı parlamentosundaki Rum milletvekilleri tarafından daha 1910’da hükümete sunulan muhtıranın girişi bir umut kırıklığını ifade etmesinin yanında Jöntürk yönetiminin maskesinin düşmesini ifade eder:

“Maalesef, hemen Anayasa’nın ilanından sonra, Osmanlı İmparatorluğu’undaki diğer uluslara yönelik en içten ve en kardeşçe duygular içinde olmamaktan kaynaklanan sayısız olay, Rumların umutlarını kırmaya yardım etti ve etmektedir…“

Anayasa’nın ilk iki yılı boyunca Rum unsurunun açık bir şekilde zararına olan Jön-Türkler’in yaptıklarının güncel bir anlatısı olan Rum vekillerin bu muhtırasının sonuç bölümünde Rum unsurların maruz kaldığı muameleyi özetlemektedir:

“…Bütün bu davranışlar, Rum ulusal bilincinde bir kanaati kesinleştirmektedir; Rum halkı köleleşmiş bir halk olarak görülmektedir, kimin daha aşağı bir pozisyonda tutulacağı Hükümetin dahili politikasının amaçlarından biridir; tam da istibdat rejimi altındaki gibi, bu politika, Rum halkındaki güven eksikliğini ve onun gelişmesini engelleme eğilimini devam ettiriyor. Şimdi her zamankinden daha fazla, Rumlar’ı, “ulusal” Türkleştirme politikasına maruz bırakmak için Anayasa’daki “Osmanlı Milleti” terimini kullanmaya yönelik bir eğilim var.”

1907 jöntürk birlik kongresinde prens Sabahattin, o güne kadar Hıristiyanların bu coğrafyada tutunabilmesini Avrupa’nın korkusuna bağlar, bu korku savaş ortamında ortadan kalktığında Jöntürk zihniyeti zincirinden boşalarak bu coğrafyanın kadim halkları soykırıma uğrayacaklardır.

Aslında ilk prova Kilikya’da yapılarak, jöntürkler daha iktidarlarının başında iktidarlarını tehdit edebilecek unsurlara karşı kanlı gözdağı vermekten çekinmezler; Kilikya katliamını kısaca özetlersek bu katliamın bir Soykırım provası olduğu kolayca anlaşılmaktadır; 1909 Nisanında Kilikya’da vuku bulan katliamlar bir anlamda olacakların da habercisidir. Yerel ittihatçıların yönetiminde birincisi gerçekleşen katliamların ardından, olayların yatıştırılması için ittihad yönetimince gönderilen Dedeağaç taburu ve yerel ittihadçıların işbirliğiyle ikincisi gerçekleşen katliamlarda 25-30 bin Kilikyalı Ermeni’nin öldürülmesi ve mallarının yağmalanmasıyla sonuçlanmıştır. Bu bakımdan Kilikya 1909 bir anlamda gelecekteki soykırımın bir provasıdır. Burada 1894-96 katliamlarında olduğu gibi Ermeni erkek nüfus hedef alınarak katledilmiştir ki bu, 1915 Soykırımında Ermeni halkın korunmasız kalmasındaki önemli etkenlerden biridir.

Aydın mebusu Emmanuel Emmanueilidis Kilikya olaylarını açıklarken İttihatçı etkenini vurgular:

“Burada değinmemiz gerekli olan konu: Jöntürkler merkezde katliam için emir vermemiş olsalar bile, yerel Jöntürkler olaylarda büyük çapta yer almışlar ve eski Türklerle [eski yönetim kalıntıları ile] birlikte Ermenilere karşı ortaklaşa bir parti teşkil etmişlerdir.”

Üzülür gibi yaptılar, düzeltmeler vaat ettiler ama manen müteessir kalmadılar ve Ermeni de, Ermeni Ülkelerinde yabancı olarak yaşamaya devam ederken, çalışmasıyla terden ıslatmış doğduğu yerini, servetini, toprak ve meyvelerini ilk gelen yağmacının elinde görecekti. Emmanueilidis’in sözleri bir gerçeğe işaret etmektedir. Olacaklar çok erken fark edilerek dikkat çekilmiştir. Emmanuilidis 1908’in aldatmacı yüzünü ve sorunların zamana yayılarak çürütülmesi yanında gözdağı eylemlerinin de altını çizer. 1909’dan itibaren bu coğrafyanın kadim halklarına karşı cihad başlar.

Kilikya olayları jöntürklerin iktidara gelişine çok yakın bir tarihte gerçekleşir. Jöntürkler Makedonya kökenli olduklarından başlangıçta Anadolu’da güçleri ve örgütleri de yoktur. Kısa zamanda Hıristiyan unsurların yardımı ile Anadolu’da güçlenen Jöntürkler, bu unsurları ihtiyaçları kalmadığında yok etmekten çekinmeyeceklerdir.

Özellikle, Selanik’te Ekim 1911’de Cemiyet tarafından alınan kararlar sonrasında Türk ve Müslüman olmayan unsurlara karşı baskı politikası sistematik bir hal alarak resmi bir programa bağlanacaktır. Alınan kararlar ibret vericidir. Bu kararlar Osmanlı coğrafyasının kadim halkları açısından sonun başlangıcıdır:

“İmparatorluğun varlığı, Jön-Türk Cemiyetine ve bütün muhalefetin yok edilmesine bağlıdır… “

JönTürkler muhalefet ile birlikte gelecekte muhalif olabilecekler ile sindiremeyecekleri unsurları da yok etmeye karar vermiş ve hemen uygulamaya geçilmiştir. Gelecekte cumhurbaşkanı olacak olan Mahmut Celal (Bayar) Bursa’da çalıştığı bankadan istifa ettirilerek İzmir İTC katibi mes’ulü olarak görevlendirilerek Helen unsurlara karşı savaş örgütlenir. Bu ekibin içinde gelecekteki soykırımlarda aktör olacak Kuşçubaşı Eşref, Kaymakam Pertev Bey [General Demirhan], mutasarrıflar Mahzar Müfit [Kansu], Dr. Reşit, İbrahim Bedreddin … gibi kişiler yer alacaktır. Kilikya’dan sonra Savaş öncesi soykırımın bir provası da Ege bölgesinde gerçekleştirilir. Gerek Kuşçubası Eşref gerek Celal Bayar uygulanan boykot, sindirme, sabotaj ve öldürme politikalarının başarısından söz ederek bu politika sonucu 1 milyon Helen’in tarihsel topraklarından kazındığını itiraf ederler.

Aydın mebusu Emmanuel Emmanueilidis uygulanan bu resmi politikayı vatandaşlara karşı kutsal savaş olarak nitelendirir:

“Rumlara karşı ilk darbe, savaştan önce vurulmuştu. 1914 senesinin ilk yarısında, 250.000 Rum kovularak varlıklarına el kondu ve bu şekilde Trakya ile İzmir bölgesinin Türkleşmesi için ilk adım atıldı. Ama bu yeterli değildi. Bu hareketin en az 10 yıllık bir süreci olmalıydı. Bu süre zarfında etnik temizlik programı ısrarla uygulanacaktı ve zaman zaman duruma göre, baskı da eşlik edecekti. Sonunda Helenizm, büyük şehirlerde toplatılıp kısıtlanarak, önemsiz bir azınlığı teşkil edecekti. Kalanlar için, hükümetin alacağı idari ve ekonomik tedbirler kâfi olacaktı. Zenginler Enver’in sarfettiği söylenen cümlesine göre fakir, fakirler dilenci ve hepsi birden zengin fakir, Türklerin köle ve hizmetçileri olacaktı.”

1913 ve 1915 sanayi sayımlarında Hıristiyan burjuvazinin gücünü görmek zor değildir. Bu zenginlik Jöntürk bürokratik burjuvazisinin gözlerini kamaştırmaktadır. Balkan savaşı bahane edilerek Ege bölgesindeki Rumlara baskı, tehdit ve cinayetlerle kadim topraklarından sökülme operasyonuna geçilir. Bunun için yerel Müslüman halkın hazırlanması gerekir. Jöntürkler Anadolu’ya çeteleriyle birlikte gelmişlerdir, hem yerel Müslüman halkı kışkırtacak propagandistleri, hem de baskıları gerçekleştirecek, cinayetleri işleyecek kadro sıkıntıları yoktur.

Aydın Mebusu Emmanuil Emmanuilidis Hıristiyanlara karşı oluşan atmosferi şu sözleriyle nakleder: “1913 senesinin son çeyreğinde, İstanbul’u ziyaret eden birisi, yollarda yeni elbiseli, kadife pantolonlu ve kafalarına siyah kalpak giyen, garip insanlara rastlardı. Ancak sonradan anlaşıldı ki bunlar meşhur fedailerdi. Yani Hıristiyanlara karşı alınan kararları uygulamak için, İstanbul ve diğer illerde Jöntürkler tarafından kurulan orduydu. Bir taraftan uygulama gücü hazırlanırken, diğer taraftan, yapılmakta olan uygun bir propaganda ile, halk yaklaşmakta olan darbeye hazırlanıyordu. Gazetecilik halkın düşüncelerini tahrik ediyordu ve dağıtılan çeşitli günlük gazeteler, Rumlara karşı sönmez Türk nefretini kışkırtmayı hedef alıyordu. Bu yayınların neticesi, Rumlar memlekette var oldukça, Türklerin fakir kalacakları, Müslümanların şeref ve hayatlarının emin olmayacağı ve Devletin de çeşitli tehlikelere maruz kalacağıydı. Balkan hükümdarlarının at üstünde kadın ve çocuk cesetleriyle Türk bayrağının üzerine bastıklarını gösteren fotoğraflar yayımlanıyordu. Üzücü haritalar basılarak, elden giden iller siyah renkle gösterilip okulların duvarlarına asılarak, altlarına intikam kelimesi yazılıyordu ve Bulgaristan’a ilhak edilen bölge bile yas rengi siyahla kaplıydı ve bunun da hesabını Hellenizmin ödemesi gerekiyordu. İntikam ve nefret melekleri gibi, yurdun her tarafına konuşmacı ve propagandacılar gönderildi. Bunlardan en fazla laik olanı Ömer Naci İzmir’e gönderildi. Anti Hıristiyan nefreti kısa bir zamanda düşünülemeyecek bir seviyeye geldi.” Emmanuilidis’in kısaca özetlediği Hıristiyan karşıtı atmosferle birlikte Ege Rumlarının büyük bölümü tarihsel topraklarından sökülerek mülklerine yerel İttihatçı eşraf tarafından el konulur.

Osmanlı Mebusu Emmanuilidis, Ermeni Soykırımını şu sözlerle ifade eder. Ermeni felaketi bütün Türkiye’yi kapsadı. Her şehir, köy, köşe, Ermeni mukimlerinden yoksun kaldı. Yalnız İstanbul, İzmir ve Halep muaf bırakıldı. Bu oradaki Ermenilerin zarar görmedikleri anlamına gelmedi, çünkü İstanbul’da sürgün konvoyuna dâhil edilmeleri için, yüzlerce Ermeni tutuklanmıştı. İzmir’de Ermeniler azdı. Oradaki asıl tehlike kalabalık Rumlardan gelmekteydi ve elbette sıra Rumlara da geleceği zaman, oradaki Ermenilerin de icabına bakılacaktı.

Bu kanlı plan büyük ölçüde 1922 yılında tamamlanacaktır. Konsolos Horton da 1922 İzmir’inde olanları şu sözleriyle özetler. Ermeniler’i yok etmek ve boş zamanlarda da Rumlar’la ilgilenmek üzere belli bir plan var gibiydi, Horton’un gözlemi Emmanuilis’in sözleri ile uyuştuğu gibi diğer gözlemcilerin yargıları ile örtüşmektedir. Altın vuruş İzmir sokaklarında 1922 Eylül’ünde tamamlanır. Bu konuda Türkçe’de tek derli toplu çalışma Majorie Housepian Dobkin’in geçen yıl yayınlanan 1922 İzmir’i, Bir Kentin yıkılması adlı çalışmasıdır. Majorie Housepian Dobkin’in, incelemesi 1922 yılı İzmir’ine odaklanmasına karşın geniş Osmanlı coğrafyasındaki Hıristiyan unsurlarının dalga dalga saldırılarla sistemli bir şekilde yok edilmesi ve kadim topraklarından kazınma tarihinin bir özetidir. O sadece 1922 İzmir’ini resmetmez o günleri naklettiği gibi, sonrasındaki olayları çeşitli kaynaklardan aktararak okuyucularla paylaşır. Bu bakımdan Türk kamuoyu İzmir katliamından yeni haberdar olmaktadır. İzmir katliamı da 1915 Soykırımın bir parçası olduğu gibi inkarın da bir parçasıdır. Yıllarca üstü özenle örtülen yakın tarihin karanlık noktalarından biridir.

1922 sonrasında kalabilenlerin tarihsel topraklarından kazınmasına ilişkin politikalar hız kesmeksizin devam eder: Mübadele adı altında kalanların tarihsel topraklarından zorla sökülmesi, II. Savaş yıllarında Amele taburlarının yeniden tesis edilmesi, Varlık vergisi adı altında gaspın yasalaştırılarak ekonomik ve kültürel jenocid’in sürdürülmesi, her şeyleri elinden alınan kadim halkların toplama kamplarında tecriti, 5-7 Eylül pogromu, 1964 Sürgünü…

Soykırımın en önemli sonuçlarından biri nüfusun homojenleşmesiyle birlikte ekonominin “Türk”leşmesi ile zenginlik Müslüman-Türk kesimine geçer. Ermenilerin, Rumların, Süryanilerin ve Pontosluların birikimlerine ve mallarının üzerine konmayan neredeyse kimse yoktur. Jöntürklerin meclis başkanı ve hariciye vekili, Kemalist dönemde de mebus tayin edilen Halil Menteşe’nin anılarındaki bu Soykırım işine katılmayan pek azdır yargısı önemli bir gerçeğe parmak basmaktadır. Birkaç yıl önce milli savunma Bakanı soykırımı aynı kelimelerle kutsar. Bugün Türk ve Müslüman sermayesi bu el konmalar üzerine yükselmiştir. Hangi zenginliğin üstünü kazısanız altında Ermeni, Rum, Süryani ve Pontos zenginliğinin gaspına rast gelmeniz şaşırtıcı olmayacaktır. Türk sermayesi itici gücünü 1915 soykırımından almıştır. 1915 sonrasındaki paylaşımlar ve devamında 1922 sonrasındaki tahsisler bu konudaki tek kaynaktır. 1920’li yılların ulusal gazeteleri ve dönemin kararnameleri bu konudaki örneklerle doludur.

Ayrı bir gerçeklik de Ermeni ve Rum zenginliği yanında bu halkların gen havuzuna el konulmasıdır. 1915 sonrası dahiliye nezaretinin mürür tezkerelerinin (bir çeşit iç pasaport) incelenmesi el koymanın boyutları ile ilgili fikir verecektir.

Ayrıca kurucu kadro tamamen jöntürk kadrosudur. İttihad’ın B kadrosudur. Bunların çoğunluğu da soykırım faillerinden oluşmaktadır. Bu coğrafyanın kadim halklarını bir şekilde kadim coğrafyalarından kazıyıp buharlaştıran bu kadro soykırım kurbanlarının birikimi üzerinde yükselip burjuvaziye dönüşmüştür. Soykırımda el konulup yastık altında duran birikimler Özal sonrasında Anadolu kaplanları adı altında islami sermaye olarak ortaya çıkan günümüzün ayrı bir gerçekliğidir. Bu gerçeklik aynı zamanda inkarın en önemli parçası ve gerekçesi olarak önümüzde durmaktadır. Bu aynı zamanda kurbanla alay edilerek Soykırımın başka bir yolla devam ettirilmesinden başka bir şey değildir. Bu durum sadece liberal ve islami burjuvazi ile de sınırlı değildir: Hasan Cemal dedesi Cemal Paşa’nın 1915’te durduğu yeri son kitabı “1915: Ermeni Soykırımı” başlıklı çalışması ile cesaretle açıklamıştır. Ahmet Türk de cesaretle dedesinin 1915 Soykırımı sırasındaki eylemlerini açıklayan cesaretli kişilerden biridir. Ancak açıklama yapması gerekenler sadece Hasan Cemal ve Ahmet Türk ile sınırlı değildir: Siyasi parti yöneticileri, yazarlar gibi kalburüstü kesimde biyolojik dedelerinin 1915’te nerede durduklarını açıklamalıdırlar. Bu konuda Patrik Zaven’in 1915 Soykırımının aktörleri (Exterminators) listesi kendileri için ipucudur.

Bu coğrafyanın kadim halklarının maruz kaldığı insanlığa karşı suç işlenmesinin bir karşılığı olması gerekir ki; bu bedel ödenmeden barışma söz konusu değildir. Buradan Soykırımın bedelinin istendiği, kan bedelinin istendiği sonucu çıkarılmamalıdır. İnsanlığın acılarını karşılayacak herhangi bir bedel henüz keşfedilmemiştir.

Atılacak ilk adım Soykırım kurbanlarının acılarını hafifletebilecek samimi olarak atılan bir adım olmalıdır ki, bu yükümlülük da kurbanlara düşmez, bu adım kurbanların atacağı bir adım değildir. Bu adımı Soykırım failinin atması bir insanlık borcu olarak hala üzerlerinde durmaktadır. Sözümüz ve çağrımız, özellikle biyolojik dedeleri Soykırımdan nemalanıp kendileri bu birikim üzerinde oturarak bugün özgürlükten bahseden batı’dan ve doğu’dan eşitlikçilik iddiasındaki siyasetçi ve yazarlaradır.

Bunun aynı zamanda tarihin 1915’teki donmuşluğundan, bir rehin alınmışlıktan kurtulmanın ve gerçek özgürlüğe doğru hareketin anahtarı olduğu unutulmamalıdır. Gereken sadece birazcık cesarettir o kadar…

Cesaretin olmadığını tabii ki biliyorum.

Ancak oynamak da yakışıksız, zihin açıcı olmak babında birkaç soruya cevap var mıdır:

HDK eş bakanı (nedense eşitliğe(!) rağmen erkekler başkan kadınlar “eş başkan” olur) Yavuz Önen’in dedesinin 1915’teki, Babasının 1942’deki konumu neydi? Bu konuda bir şey söylemek ister mi? Atalarının bu konumlarından dolayı edinilmiş gayrimeşru bir şeyler varsa bunları sahiplerine iade etmek gibi bir inceliğini gösterme cesareti var mı?
Süryanilerden özür dileyerek tapuları “Süryani cemaatine” iade seansları düzenleyen Berzan Boti dedesinin el koyduğu malları resmen sonuçlanıp iade işlemi tapu kayıtlarına geçti mi? Kısaca sonucu izledi mi?

Ermenilerden Süryanilerden Ezidilerden özür dileyen Ahmet Türk biyolojik dedesi Hüseyin Kanco adına mı özür diledi yoksa anlamsız soyut dedeler yani “Hamidiyeler” adına mı özür diledi ? Kasr-ı Kanco’nun mülkiyetine sahip olmaya dair de bir şeyler söylemek ister mi?

Alıntı

23 Nisan 2014 Çarşamba

BAYTAR NURİ’NİN ÖRTÜLÜ İTİRAFLARI

Bizim gençliğimizde Dersim’le ilgili yazılı kaynaklar yoktu. El altından kopyası dağıtılan Baytar Nuri’nin Kürdistan Tarihinde Dersim kitabı tek yazılı kaynaktı. Kitaplarda yazılanların çok önemli görüldüğü bir dönemde, bu kitapta yazılanlar tek doḡru olarak görüldü. Gerçi Baytar Nuri’nin söyledikleri halkımızın anlatımları ile uyuṣmuyordu. Yaṣlılarımız yazılanlara katılmıyordu. Biz yine de kitapta yazıyorsa doḡrudur anlayıṣındaydık.

Yanılmıyorsam, Baytar Nuri’nin yazdıklarına ilk eleṣtiriyi Mustafa Düzgün ve Seyfi Cengiz yaptı. Dersim ile ilgili belge ve bilgiler çoḡalınca Baytar’ın dediklerinin doḡruluḡu tartıṣılmaya baṣlandı.

Baytar Nuri’nin Hatıratım diye baṣka bir kitabı da var. Bu iki kitap birbirini tamamlıyor.

Dersim’i biraz bilen, dilini-kültürünü tanıyanlara bu iki kitabı yeniden okumalarını öneririm.

Ben yeniden okudum.

Baytar Nuri bir nevi itirafname yazmıṣ. Ama itiraflarını perdelemiṣ. Durumunu kurtarmak için hayali senaryolar icat etmiṣ.

Kendisi yazıyor, Suriye’ye çıkana kadar devlet hizmetinde çalıṣmıṣ. Hep özel emirlerle kurtarılmıṣ. Kendisine payeler verilmiṣ. Her gittiḡi yerde çiftlikler hediye edilmiṣ. Devlet adına Dersimlilere elçi olarak gönderilmiṣ. Dersim aṣiretlerini devletle barıṣtırmak istemiṣ.

Sadece devletle deḡil, zamanın Kürt örgütleriyle de iliṣkisini koparmamıṣ. Çok taraflı birisi. İki elinde üç boncuk saklamıṣ.

Birisini devlete, birisini Kürtlere, birisini de Dersimlilere gösteriyormuṣ.

Babasının Yolunda

Baytar Nuri’nin babasının devletle arası iyidir. Dersimlilere Türkçe öḡretmekle görevlidir. Ayrıca Mılla’lık yapmaktadır. Birinci görevi Türkçe öḡretmektir. İkinci görevi, eski yazıyı bildiḡinden ölümlerde Kuran okumaktır. Baytar’a göre, “Dersim genel aṣiretleri arasında sülalemize mensup ṣahsiyetlerden baṣka katiyen hiç bir okur-yazar tahsil sahibi kimseye maalesef tesadüf edilmemiṣtir” (Hatıratım, sf. 18) Anlaṣılıyor ki aile olarak devletle baḡları vardır. Babası Dersim valisi Kemahlı Saḡıroḡlu Sabit’e methiye ṣiirleri yazmıṣ, hediye olarak da oḡlu yatılı mektebe kaydedilmiṣtir. (Hatıratım, sf. 26).



Elazıḡ’daki mektebi bitirince Istanbul’a gider. Baytarlık mektebine girer. Yazdıklarına inanılırsa bu yıllarda Kürt örgütlerine katılır. Hatta hedef haline gelir. Gözden kaybolur. Dersim aṣiretleri haberdar olurlar, Babıaliye ṣiddetli protestolar gönderirler. Osmanlı idaresi de takibattan vazgeçer. (Hatıratım, sf. 35)
Aynı yıl Dersim’e ailesinin yanına gelir. Nedense Hozat’ta mutasarrıf olan Kemahlı Saḡırzade Sabit Bey’in övgülerine mazhar olur. (age, sf. 35)

Enteresan, hem Osmalı ile Dersimi karṣı karṣıya getirecek kadar önemli birisi, hem de nedense Dersim’e gelince Vali baḡrına basıyor.
İnsanın içinden bu ne sevgi demesi geliyor.

Baytar Nuri Orduya Katılıyor

Baytar Nuri 1. Dünya Savaṣı sürecinde ordu hizmetine girer. Üç ay sonra 4. Ordu menzil müfettiṣliḡi nokta baytarlıḡına zabit vekili rütbesiyle tayin olur ve merkez memuru olur (age, sf.79).

Bugünki dile çevirirsek, subaylık rütbesine kavuṣmuṣtur. Ayrıca merkez memurudur. Merkez memuru ne anlama geliyor belli deḡil. Muhtemelen istihbarat görevlilerine böyle diyorlar. Bu görevini çok iyi yapıyor. “erkanı harp binbaṣısı Ali Rıza Beyin son derece hüsnü teveccühüne mazhar oluyor.” (age, sf. 79) Kendisine taktirnameler veriliyor. Güya aynı zamanda da Kürtleri uyandırmakla çalıṣıyormuṣ. Takip ediliyormuṣ. (age, sf. 80)

Baytar’ın kendisi ile ilgili yalanları bir yana, devlet hizmetini ödülsüz bırakmıyor.
Birinci dünya savaṣı yıllarıdır. Osmanlının iṣi zor. Ermeni örgütlenmeleri güçleniyor. Rus ordusunun iṣgal tehlikesi var.

Hep söylenir, Osmanlı’da oyun çoktur. Dersimliler bölgede önemli bir güç. Hem aṣiret kuvvetleri olarak dikkate deḡer güçleri var. Hem de coḡrafik olarak Ermeni-Kürt-Türk çeliṣkisinin merkezindeler. Osmanlı, Dersim’i yanına almaya çalıṣır. Aslında Dersim’i Rusların önüne sürmek ister. Zaten biliniyor. Henüz Rus Ordusu Erzincan’a gelmeden Osmanlı Ordusu Sivas-Malatya hattına geri çekildi. Bu süreçte Dersim’in aḡırlıḡı artıyor. Osmanlı Dersim’le barıṣık deḡil.

Dersim’in Alevi kimliḡi de dikkate alınarak Bektaṣi Çelebi Cemalettin Efendi Dersim’e gönderilir. Kahramanımız burada da devreye girer, “ordu emriyle Çelebi Cemalettin Efendi’ye müṣavir” olur. (age, sf.84) Çelebi Efendi baṣarılı olamaz. Dersimliler Osmanlının elçisine güvenmezler. Yerine adamı Baytar Nuri kalır. Fahri Yüzbaṣı rütbesiyle Dersim’e gider. Emrinde 65 kiṣilik askeri müfreze vardır. Kısaca görevi ṣudur: “aṣiretlere nasihatta bulunmak, askeri güçlere saldırıyı önlemek.” (sf. 85) Baytar da baṣarılı olmaz. Kendi deyimiyle, “Dersimliler bildiklerinden ṣaṣmıyorlardı.” (sf. 85)



Dersimliler Baytar’ı Tutuklarlar

Görevini kendisi yazıyor.

Baytar Osmanlının 2. Ordu kumandanı Vehip Paṣa’nın huzuruna çıkar. Vehip Paṣa kendisine görevini açıklar.

Okuyalım:

“Çelebi Efendi’nin onayı gereḡince Dersim’de asayiṣin saḡlanması ve aṣiretlerin hükümet merkezlerine saldırı ve iṣgallerini önlemek ve savaṣ sonunda Kürtlerin milli isteklerinin yerine getirilmesinin saḡlanması için ordu adına kesin söz verdiḡini bildirdi. Bu sözlerine ilavetende, ‘aṣiret reislerine örtülü ödenekten verilmesi uygun görülen paranın daḡıtımı için idari yetki ile Dersim’e gitmem gerektiḡini bildirmiṣti” (Kürdistan Tarihinde Dersim, sf, 75).

Baytar devletin güvendiḡi birisi. Örtülü ödeneḡin Dersim’deki idari temsilcisi. Öyle her devlet memuruna bu iṣleri vermezler. Baytar, derin devlet, çekirdek devlet denilen kuruma baḡlı olarak çalıṣıyor.

Baytar Nuri’nin devlet adına elçiliḡi istediḡi gibi gitmez. Koçan kuvvetleri onu tutuklarlar. Baytar’ı okumaya devam edelim.

“… Hozat merkezine gitmek üzere Ulukale bölgesine yetiṣdiḡimde Koçan aṣireti tarafından abluka edilmiṣtim, tabi teslim oldum. Aṣiret reislerinden Hüseyin Aḡa, bizi teslim alarak, Dersim’e ne amaçla geldiḡimi ve nereye gideceḡimi bildiḡini bildirdikten sonra, beni ṣahsen tanımasına ve hatta aramızda kivrelik denilen ananevi baḡ mevcut bulunmasına raḡmen bizi silahsızlandıracaḡını ve milyonlara varan paraların yanımızda mevcut bulunduḡunu bildiḡi halde buna el dokundurmayacaḡını sözlerine ekledi.” (KTD, sf. 75-76)

Koçanlılar silahları aldıktan sonra serbest bırakırlar. Baytar eski ṣefi Vali Sabit’ın yanına gider. Örtülü ödeneḡin parasını daḡıtmakla ilgilenir. Dersimlilerle askeri kuvvetler ve milis aṣiretleri arasında Hozat çevresinde çatıṣmalar olur. Baytar, bunu “çapulculuk” olarak adlandırır. Dersimliler Baytar’ı yeniden tutuklamak isterler. “Gönderdiḡim haberlere karṣılık olarak Hozat’dan çıkmam gerektiḡini, aksi taktirde Hozat’ı savunan aṣiretlerle birlikte benim de katliama maruz kalacaḡım bildiriliyordu. Bu konuda beni kandırmak için, savaṣ cephesinde bulunan babam, özel olarak bizzat Hozat merkezine gelmiṣti.” (KTD, sf. 76) Ama Baytar uyanıktır. Babasına da kanmaz. Baṣına gelecekleri bilir.
Bir süre daha Dersim’de ordu karargahında kalır. Aṣiret reislerini Türk ordusunun planlarına ortak
etmek ister. Söylediḡine göre Kurmay Baṣkanı İsmet Bey’i ( İnönü) de ziyaret ederler. Dersimlilere hediyeler daḡıtılır. Aṣiret temsilcileri hediyeleri red ederler. Sadece silahları alırlar. (KTD, sf. 77-78)



Baytar amacına ulaṣamamıṣtır. Yeni görevine atanır.

Baytar, Ermeni Jenosidini Türkler Lehine İnkar Ediyor

Baytar, Ermeni soykırımı ile ilgili de birbirini tutmaz açıklamalarda bulunuyor. Bazen Ermeniler katledildi diyor. Öteki söyledikleri bunu yalanlıyor.

Baytar’a inanacak olursak, Ermeniler Kürtleri jenosidden geçirmiṣler. Ṣahidi de patronu İttihat- Terakki ṣeflerinden Cemal Paṣa:
“Kürt kahramanları Sarıkamıṣ cephesine kadar yürüyerek Ermenilerin tecavüzlerini uzaklaṣtırmaya muvaffak olmuṣlardı. Istanbul’da Kürdistan Teali Cemiyeti’nden almıs oldukları direktif dairesinde öz vatanları üzerinde Kürt kahramanı Cibranlı Miralay Halit Bey olduḡu halde Kürt ve Kürdistan teṣkilatı yapmaḡa baṣlamıṣlardı. Gerek bizzat gördüḡüm ve gerekse bazı Kürt zabiti vasıtasıyla yaptıḡım tetkikat neticesinde ve gerekse bazı Türk erkánı harbiye dairelerinin dosyalarına vukufum ve aldıḡım malumat üzerine ve hassaten Cemal Paṣa’nın hatıratında açıklanan yazı ve istatistikler mucibince harbin baṣlangıcı olan 1914 senesinden 1919 senesi sonuna kadar Kürdistan’da vaki olan zaiyet, büyük çoḡunluḡu Kürtlerden olmak üzere 1,5 milyonu mutecavizdir ki bu zaiyatın ekserisinin Ermeniler tarafından bilfiil gerçekleṣtirilmıṣ olan cinayetlerden ve katliamlardan ileri geldiḡi kati surette tahakkuk etmiṣti.” (Hatıratım, sf.53)

Sıkıcı da olsa tekrarlıyalım.
Baytar, Erkanı Harp Dairelerine vakıftır. Bu dairenin bugünkü adı Genel Kurmay Baṣkanlıḡıdır.

Cemal Paṣa’nın istatistikleri Baytar’ın kanıtıdır. Cemal, Talat, Enver Paṣalar Ermeni Jenosidinin planlayıcısı ve uygulayıcılarıdırlar.

Ermeniler 1,5 milyon Kürdü katletmiṣtir. Demek istediḡi Ermeni jenosidi yoktur.
Hamidiye Alaylarının yaptıḡını da kahramanlık olarak göstermektedir.

Öteki kitabında ise bunun aksine, “… öteden beri Türklere kulluk eden bir takım soysuzların, Güney Kürdistan Kürtlerinden oluṣturmuṣ oldukları Hamidiye Alayları, hala Türk kandırmalarına kapılmaya devam ederek ve Kürtlüḡün milli menfaatlerine aykırı olarak, kardeṣ Ermeni gönüllü teṣkilatlarına ve Rus Ordularına karṣı intihar savaṣlarına devam etmiṣlerdi.” diye yazıyor (Kürdistan Tarihinde Dersim, sf. 81) Baytar bunu hep yapıyor. Bir yerde dediḡini, daha sonra unutuyor. Ufak bir kurnazlık da yapmıṣ. Hamidiye Alaylarının tamamına yakını Kuzey Kürtlerinden oluṣturulmuṣtu. Baytar suçu Güney Kürtlerine atarak, arkadaṣlarını korumak istemiṣ.




Cezaevinden Çiftliḡe

Baytar deḡiṣik tutuklanmalardan bahsediyor. Istanbul’da, Sivas’da tutuklandıḡını söylüyor. Hep bir kurtarıcısı oluyor. Her ne kadar Dersimlilerin onu kurtarmak için harekete geçtiḡini söylüyorsa da, inandırıcı olamıyor. “Dersim aṣiretleri ve Dersim valisi tarafından” (KTD, sf. 82) yapılan protestolar sonucu serbest bırakıldıḡını söylüyor.

Vali ve Dersimlilerin aynı anda Baytar’ın serbest bırakılmasını istemeleri mantıklı deḡil. Baytar, Dersim Valisi Saḡıroḡlu Sabit’in adamıdır. Kefil olmuṣtur. Bıraktırmıṣtır. Durumu açıḡa çıkmasın diye Valinin yanına Dersimlileri de yazıyor.

Yeniden tutuklanıyor. Güya Dersimliler harekete geçiyor. Demek ki Vali ilgilenmemiṣ. Bu sefer ṣifre ile Mustafa Kemal devreye giriyor. “Mustafa Kemal Paṣa bir ṣifre ile tahliyemi Sivas Valisi Reṣit Paṣa’dan talep etti. Hemen tahliye edildim.” (Hatıratım, sf. 109)

Vali, küçük bir ricada da bulunmuṣ. “… Dersimlilere nasihat vererek Ankara Hükümet’ine sadık kalmalarının teminine çalımamı rica etti.” (KTD, sf.94)
Ricasına karṣılık olarak bir de çiftlik hediye ediyor. (KTD, sf. 94)

Anlattıklarına bakılırsa Teṣkilat-ı Mahsusa takip ediyor. Hakkında raporlar var. Istanbul’dan Dersim’e kadar hep Kürdistan için çalıṣmıṣ. Başı aḡrısa Dersimliler iṣini-gücünü bırakıp onu kurtarmak için adeta hükümete savaṣ açıyorlarmıṣ. Çok önemli bir lidermiṣ.

Ama nedense sürekli taktirnameler alıyor. Hatta Mustafa Kemal kendisine milletvekilliḡini öneriyor. (Hatıratım, sf. 106) Milletvekilliḡini almıyor, çiftliḡin baṣına geçiyor.

Bu, hizmetlerinin karṣılıḡında aldıḡı birinci çiftliktir.

Hamidiye Alayları Dersim’de

Baytar, Cibranlı Halit komutasındaki Hamidiye Alayının Pulur’a gönderilmesini de yazıyor. (KTD, sf.84) “Dersimliler, gerek alay kumandanın ṣahsına ve gerekse fertlerine karṣı iyi karṣılama gösterdiler ve hiç bir olay çıkmaksızın, alaya karṣı gelmeksizin Ovacık’a geldiler.”

Baytar’ın Ovacık dediḡi Pulur, Hamidiye’ye yabancı deḡildir. 34. ve 36 Hamidiye Alayları 1908’de Neṣet Paṣa Hareketi olarak adlandırılan saldırıda da yer aldılar. (Jandarma Umum Komutanlıḡı Dersim, sf. 151) Derê Semku denilen vadide ṣiddetli çatıṣmalar yaṣandı. İki tarafda kayıplar verdi. Ama Hamidiye fazla ilerleyemedi. Hamidiye Alaylarının Dersim’deki ismi Eskerê Kulıkini’dir. Kalleşlikleri ve gaddarlıkları ile anılırlar.


1919’da Hamidiye içeriye yönelmedi. Savaṣ yıllarında ve sonrasında yıkılan Osmanlı idaresini Pulur’da yeniden kurdu. Bir dönem Pulur’da kaldılar. Türk idaresi kurulunca, yerini Osmanlı askeri kuvvetlerine bırakarak geri çaḡrıldılar. Dersimlilerin, Hamidiyeyi „iyi karṣıladıḡını“ söylemek dahi Baytar’ın Dersim gerçeḡinden ne kadar uzak olduḡun gösteriyor.

Baytar Dersim’e Sıḡınıyor

Koçgiri Direniṣi yenilince, Koçgiriler İç Dersim’e sıḡınıyorlar.
Baytar da gelenlerin içinde.

Ama, O kendini Dersim’de yabancı hissediyor. Dersimliler onu sevmiyor.
„Gerek pederimin ve gerekse büyük ceddimin Molla Mehmet Ali Efendi ve amcamın Dersim aṣiret reislerinin ahfad ve evladının çocuklarının tahsil ve ilim-irfanına hayatlarını vakf etmiṣlerse de umumi noktayı nazardan aṣiretler arasında bu ṣahsiyetlere laik oldukları derecede ehemmiyet, itibar ve takdiri göstermiyorlardı. Aralarında hoca (mulla) tabiri maalesef adeta tahkir konusu oluyor ve hatta kıymetsiz bir ṣey gibi telakki ediliyordu. Bittabi ben de aynı hoca, mulla ahfadının bir evladı idim. (Hatıratım, sf. 120)
Doḡrusu Dersimliler ne kadir-kıymet bilmez insanlarmıṣ.
Soyu-sopu Dersim’i aydınlatmak için çalıṣmıṣ, kendisi o kadar ayaklanmayı yönetmiṣ, Dersim’i temsil etmiṣ, boynunda idam cezası var, kendisine itibar etmiyorlar.
Bu iṣin bir hikmeti olmalı.

Adam hem Seyit Rıza’yı temsil ediyor, Dersimliler onun için gecesini-gündüzüne katıp Ankara’ya-Istanbul’a protesto telgrafları çekiyorlarmıṣ, hem de kendisini, “adamdan geri, bilmem hangi sınıfa dahil” ediyorlar. (Hatıratım, sf. 122)

Baytar ṣöyle meṣhurdum, herṣeyin planlayıcısıydım övünmeleri arasında, zaman zaman kalemine hakim olamıyor, Dersimlilerin O’nun hakkındaki hükmünü de itiraf ediyor.

Baytar, Seyit Kemalu aṣireti nezdinde bulunan Dersim aṣiretlerinin Seceresi’ni görüp-okumak ister. Göstermezler. Kitabında bundan ṣikayetçidir. Dersim Soykırımında Secere’yi Nazmi Sevgen gasp eder. Baytar’ın kitabını yayınlayan Mehmet Bayrak’ın yorumu da ilginç.

“Ṣecere’yi N. Dersimi’ye açmayan anlayıṣ, Dersim katliamına bizzat katılan Jnd. Albay Nazmi Sevgen’e vermek zorunda kalıyor” (Hatıratım, sf. 138)
M. Bayrak hangi anlayıṣı eleṣtiriyor?
Dersimliler güvenmedikleri bir kiṣiye, kendilerince kutsal sayılan belgeleri neden göstersinler?




O’nu kendilerinden görmüyorlar.
Nazmi Sevgen’e gelince, kimse O’na bir ṣey vermedi. Soykırım sürecinin sonucudur. Topraklarımız iṣgal edildi, katledildik, maddi-manevi olarak talan edildik.
İṣgalciler bize ait ne varsa gasp ettiler.

M. Bayrak ne demek istiyor, yoksa, bakın ne hale düṣtünüz, diye halkımızla alay mı ediyor, pek belli deḡil.

Baytar Yuvaya Dönüyor

Ṣıx Sait önderliḡindeki Zaza Direniṣi yenilmistir. Dersim, Direniṣten doḡrudan etkilenmese de direniṣle ilgilidir. Direniṣi desteklediḡi gerekçesi ile Hesen Xeyri idam edilmiṣtir. Bazı Dersim aṣiretleri Direniṣe karṣı çıkmıṣlarsa da, Dersim, Direniṣe katılmadıḡı gibi karṣı da çıkmamıṣtır. Hatta Koçan kuvvetleri dolaylı destek vermiṣtir. Aḡrı bölgesinde Kürt Direniṣi filizlenmektedir. Kemalist rejimin zamana ihtiyacı vardır. Dersim’e topyekun saldırı için uygun zamanı beklemekteler.

Bu arada Dersim aṣiretlerini oyalamak, bazılarını yanına almak, aṣiretleri birbirine kıṣkırtmakla meṣguller.

Bu amacla Diyarbakır valisi Ali Cemal, Elazıḡ valisi Rıza, askeriyeden İzzettin Paṣa Dersim’e gelirler. Vali Ali Cemal, Atatürk’ün emriyle geldiḡini söylemektedir. Xozat’ta görüṣmeler olur. Vali Ali Cemal, „.. benim dahi(Baytar) Dersim’den çıkarak Elazıḡ’da oturmamın yetkililerce gerek görüldüḡünü ve hiç bir sorgu ve sorumluluḡa uḡratılmayacaḡımı ve yakın zamanda bu duruma dair özel bir karar dahi çıkarmaya söz verdiḡini sözlerine ekledi.“ (KTD, sf.129)

Çaresizdir, yetkililerce gerek görülmüṣse, ne yapsın. Memurdur. Amirlerine karṣı mı çıksın.

Ama, O, iṣi kılıfına uydurmak istiyor, „Seyit Rıza, Aliṣer ve ben, Dersim’den çıkmam konusundaki teklifi aramızda görüṣtük ve neticede; Seyit Rıza Elazıḡ’a gelemeyerek sürekli olarak Dersim’de kalacaḡından, benim hayatımın Elazıḡ’da güvenli kalacaḡı kanısına vararak Elazıḡ’a gitmeme karar verdik.“ (KTD, sf,129)
İnsan ne diyeceḡini saṣırıyor.

Baytar’ın hayatı Dersim’de güvende deḡil, Elazıḡ’da güvende. Doḡrudur, kiṣi nereye aitse, orda kendini güvende hisseder.

Gerçekte Koçgiri’den kurtulanların Dersim’de kalmaları Kemalist rejim açısından hep sorundur. Ama Dersim baht ülkesidir. Dersim’e sıḡınan geri verilmez. Hayatı garanti altındadır. Baytar sıḡınmamıṣ, gönderilmiṣtir. Zamanı gelince de geri çaḡılmıṣtır.



Baytar Elazıḡ’a gelir. Vali kendisini misafir eder. Holvenk manastırı da kendisine tapulanır. (KTD, sf. 129)

Bu kazandıḡı ikinci çiftliktir.

Bu çiftlik meselesi çok ilginc. Ṣıx Sait Direnisi’nde de içerden iṣbirliḡi yapan Binbaṣı Kasım aynı ṣekilde ödüllendirilmiṣti. Baytar’ın konuya iliṣkin yorumu ṣöyle. „Ṣeyh Sait ve 47 savaṣçı aṣiret reisleri de Diyarbakır’da 4 Eylül 1925’te idam edilmiṣlerdir. Yalnız Cibranlı soysuz ve hain binbaṣı Kasım serbest bırakılmıṣ ve ihanetine mükafat olarak kendisine Anadolu’da toprak verilmiṣtir.“ (KTD, sf.124)

Binbaṣı Kasım ihanet ettiḡi için, Baytar da savaṣtıḡı için ödüllendirilmiṣ.
Ali Cemal’in “gizli ödenek parasından yüklü harcamada bulunmasın”ı anlatır. Kendisinin çiftlik dıṣında ne aldıḡını yazmaz.

Hani Koçgiri direniṣini yönetmiṣti. Kürdistan bildirileri yazmıṣtı. Görüṣmelerde temsilci olmuṣtu. Hakkında idam kararı vardı.

Doḡrusu Kemalist rejim ne kadar kendini ṣaṣırmıṣ. Savaṣlar yönetmiṣ, örgütler kurmuṣ, idam cezasına çarptırılmıs birisini baṣ tacı yapıyor.

Uzlaṣmacı Hesen Xeyri’yi asıyor, savaṣçı Baytar’ı ödüllendiriyor.
Baytar’ın bir eli yaḡda, bir eli baldadır. Vali, komutanalarla içki alemlerinde gününü gün etmektedir. Türklere baṣka bir hikaye, Dersimlilere baṣka bir hikaye, Kürtlere baṣka bir hikaye anlatmaktadır. Kendi deyimiyle, “ipte oynayan cambaz”dır. (KTD, sf.130)
Baytar yeni görevine hızlı baṣlar.

İdamlık Baytar Ankara Yolunda

Efendilerine güven vermek için Dersim aṣiretlerini Ankaraya’ya, Diyarbakır’a götürmeye çalıṣır.

İlk yolculuk Ankara’yadır. Dediḡine bakılırsa, kervanı İbiṣ Zeki ayarlamıṣtır. Kendisinin rolü yoktur. Nedense Vali Cemal kendisini de heyete katmıṣtır.
Ankaradakiler bu gözü pek savaṣçıyı yakından tanımaya karar vermiṣlerdir.
Bazı aṣiret ileri gelenlerini de yanına alıp Ankara yoluna düṣerler. Bu heyetin bir adı da „saygı heyeti“dir. (KTD, sf. 138) Heryerde balolarla, ziyafetlerle karṣılanırlar. Ankara’da Meclis Baṣkanı Kazım Paṣa ile, İsmet Paṣa ile görüṣürler. Her ne kadar Seyit Rıza ve öteki liderlerin gelmemesi heyetin gücünü zayıflatıyorsa da, baṣta Baytar olmak üzere heyete, Gazi’nin ziyaretten duyduḡu memnuniyeti iletirler.




„Heyet Ankara’dan Dersim’e dönmüṣ, ben bir kısım arkadaṣlar ve vali Cemal Istanbul’a gitmiṣtik.“ (KTD, sf, 131) Bu arada Ankara’da Türkçülük, Istanbul’da Kürtçülük yapar. Kadri ve Cemil Paṣazadelerle gizlice görüṣüp, „Dersimlilerin Ankara Hükümetiyle siyasetin gereḡi yaptıkları ilṣkilerin gayesini açıkladım ve milli haklarımızın gerçekleṣmesi için sonsuza kadar çalıṣacaḡımıza dair Dersimliler adına Genel Merkeze bildirilmek üzere bir yazılı belge imzalayarak kendisine verdim.“ (KTD, sf130-131)

Ancak Anakara’da hangi belgeyi imzaladıḡını söylemez.
Türk rejiminin merkezi ile görüṣtüḡünde halá idama mahkumdur.
İdama mahkumdur, ama savaṣ kazanmıṣ komutan gibi karṣlanır.
Vali ve komutanlarla ortak geziler tertipler, özel görüṣmeler yapar.
Burada bir parentez açalım. Celal Bayar, Atatürk, Dersim’de milisleri dahi isimleri ile tanırdı, derken haksız deḡildir.

Ankara’da Koçan’a Karṣı Savaṣ Kararı Çıkar

Ankara ziyareti sonuçsuz kalmaz. Devlet Koçan’a saldırı kararı almıṣtır. ( Zazaca’da aṣiretin adı Qocan ya ki Qocu’dur) Dersim’i parça parça yutmak niyetindedir. Ziyarete katılan bazı aṣiretler milis olurlar. Kimisi tarafsız kalır. Koçan her yönden kuṣatılır.

Dersim’e Batıdan saldırıldıḡında Koçan geçilmez kaledir. Genelkurmay, “Öteden beri Dersim’in yenik olmayan aṣireti ve milli kahramanları adını taṣıyan Koçuṣaḡı” diyerek bunu kabullenmiṣtir. (Genel Kurmay belgelerinde Kürt İsyanları cilt. 1, sf. 259)
O günkü koṣullarda Kemalistlerin Koçan’ı tek baṣına yenmeleri zordur. Ya da büyük kuvvetlere ihtiyac vardır. Aḡrı’da Kürt Direniṣi baṣlamıṣtır. Bunun için askeri kuvvetlerin yanında yerli milislere de ihtiyac duyarlar. Çemiṣgezeg’in Kürt ve Türk köylerinden milisler toplarlar. Bunlar yetmez, Koçan’la çeliṣkisi olan bazı aṣiretleri de iṣbirliḡine katarlar. İṣbirliḡi yapan aṣiret reisleri Ankara heyetine de katılmıṣlardı. Milislik yapan aṣiretler kendilerine Baytar’ı komutan seçerler.

Aliṣer ve Baytar Karṣı Cephelerde

Aliṣer ve gurubu Koçgiri’den sonra uzun dönem Koçan bölgesinde kalmıṣlardır. Daha sonra Aliṣer arkadaṣları ile birlikte Seyit Rıza’nın yanına gitmiṣtir.

Anılarında, kendisini her vesile ile Aliṣer ile iliṣkilendirmek isteyen Baytar, 1926’da Aliṣer’in de içinde olduḡu Koçanlılara karṣı savaṣmıṣtır.





Vali Cemal, Baytar’ı da yanına alıp Pulur’a gelir. Munzur gözelerinde aṣiretlere
Koçan’a karṣı savaṣ için yemin ettirmek ister. Bazı aṣiretler iṣbirliḡine yanaṣmazlar. Gönülsüzdürler. 24 saatlik zaman isterler. Sonunda bazıları milisliḡi kabul eder.
Baytrar’ı dinleyelim:

“… Vali Cemal benim kendisinden ayrılmama fırsat vermiyordu ve ben de ṣüpheye meydan vermemek için kendisinden ayrılamıyordum.

Kürtler (Dersimlileri kastediyor-benim notum), Koçan aṣireti cezalandırıldıktan sonra, diḡer aṣiretlerin de birer bahane ile aynı sonuca getirileceklerini tamamen sezmiṣlerdi. Antlaṣma için istenilen yirmi dört saatlik izinden gaye, bir red cevabı vermek için deḡil, Koçan aṣiretine yardım için gereken araçları temin etmekti. Bu araçlar, istenilen müddet zarfında saḡlandıktan sonra, Koçan aṣiretinin cezalandırılması savaṣına katılacaklarına dair vali Cemal’a uygunluk cevabı verilmiṣti. Bu cevapta ṣu ṣartlar ileri sürülmüṣtü:

Ovacıklıların tutacakları cepheye Türk askeri gönderilmemesi….
Ovacık cephe komutanlıḡının, benim sorumluluḡuma verilmesi….
Ali Cemal….. ileri sürülen ṣartları kabul etti.” (KTD, sf. 133)

Baytar burada dolaylı da olsa askeri kimliḡini açıklamaktadır.
Dersimlilere karṣı Türkler adına cephe komutanı olduḡunu söyler, ama yaptıkları konusunda ketum davranır.

Baytar, “Vali’nin tekliflerine karṣı gelmemek planımız gereḡinden idi” (KTD, sf. 132) diyerek Vali’nin teklifleri doḡrultusunda çalıṣtıḡını da itiraf ediyor. Kim kendisine demiṣ, git Vali’nin emrinin altında çalıṣ. Bu „planı“ kiminle yapmıṣ. Vali’nin her emrini yerine getirmiṣ mi, ya da baṣka hangi emirler almıṣ, bunları yazmaz. Aslında, bu itiraf çok taraflı çalıṣtıḡının da kabulüdür.

O’nun yardım-mardım hikayesi palavradır. 1926’da milisler eliyle Koçan köyleri yakıldı. Mallarına el konuldu. İnsanlar katledildi. Baytar’ın yer aldıḡı kuzey gurubu, güney’deki Kürt ve Türk milisleri kadar baṣarılı olamadılarsa da, zor anlarda, kuzey geçitlerini tutarak aṣiretin hareketini sınırladılar. Koçanlıları çembere aldılar.
Genelkurmay belgelerinde Baytar’ın komutanlıḡını yaptıḡı kuzey milisleri hakkında bazı bilgiler var.

„ 11 Kasım günü, Erzincan müfrezesi ile emrine verilmiṣ bulunan Ovacık milisleri saat 12.00’de Bresor( doḡrusu Barasor’dur-bn) gediḡi ile Deveboynunu herhangi bir direnme ile karṣılaṣmadan iṣgal ettiler. Saat 15.00’de Ovacık milisleri Yılan



daḡının en doḡusundaki Zirveyi, 11. Alaydan iki makinalı tüfekle takviyeli bir bölük de, Yılan daḡının kuzey ve doḡusundaki tepeleri iṣgal ettiler. Bu suretle Üç tepelerle Karatepe arasında irtibat saḡlanmıṣ oldu. 10. ve 13. Alayların Kurudere ve uzanımını iṣgal etmesiyle, asiler dar bir sahaya sıkıṣtırılmıṣ oluyordu.“ (Genel Kurmay Belgelerinde Kürt İsyanları.Cilt.1, sf. 254)

Koçan saldırısı Eylül’de baṣladı, Aralık’a kadar devam etti. Koçanlılar kahramanca direndiler. Köyleri yakıldı, mallarına el konuldu, ama yenilmediler.

Genelkurmay’ın açıkladıḡı rakamlara bakalım.

„Koçusaḡı tedip harekátının baṣlangıcından bu yana, Kuzey Cephesi Birliklerinden (10., 13. Alaylar), bir subay, 31 er sehit, bir subay, 53 er yaralı verilmiṣ, ayrıca 10 er de kaybolmuṣ ve buna karṣılık asilere bir hayli zayiat verdirilmiṣ ve 1084 küçük baṣ, 342 büyük baṣ hayvan ganimet alınmıṣtı.“ (adı geçen eser, sf.261)

Bu rakamlar da tümüyle doḡru deḡil. Çatıṣmalarda milislerden de ölenler ve yaralananlar var. Genelkurmay, onları „kayıp“tan saymıyor. Koçanlılar ise ölülerini iṣgal kuvvetlerine vermediler.

Saldırının amaclarından birisi de ganimet elde etmekti. Bunu da itiraf ediyorlar.
Koçan iṣgal harekátını daha sonra Van’da 33 Kürt köylüsünü kurṣuna dizmekle tanınan Mustafa Muḡlalı ve Vali Ali Cemal yönetti. Baytar, siyasi olarak Vali’ye, askeri olarak Mustafa Muḡlalı’ya baḡlıydı..

Koçanlılar ise Qopo Usên, Nuro, Sêtxan Aḡa, Hemed Aḡa, İbraimê Ebıli, Sıleman Aḡa, Koçgiri Gurubunun baṣında da Aliṣer’le birlikte direndiler.
Baytar, Aliṣer’le karṣı cephelerde savaṣtıḡını yazmaz.

Nuro Asılıyor

Baytar saldırıdan sonra Elazıḡ’a döner.
Koçan’a karṣı askeri baṣarı elde edememiṣlerdir.
Eski yola, görüṣme adı altında aṣiret reislerine tuzak kurarlar.
Koçan’ın önderlerinden Qopo Usên’in abisi Nuro’yu görüṣme tuzaḡına düṣürüp tutuklarlar.

Elazıḡ’da mahkemesi yapılır.
Mahkeme’de Diyap Aḡa’nın oḡlu Veli Aḡa Nuro’ya karṣı şahitlik yapar. Burada aḡıza alınmayacak hakaretlerde bulunur. Nuro 1927’de Elazıḡ’da asılır. (Bu tarih tam net deḡil. İdamın 1928’de olduḡunu söyleyenler de var.)
Aynı yıl Veli Aḡa Çemiṣgezek’de Qopo Usên kuvvetlerince öldürülür.


Veli Aḡa 1926’da Baytar’la beraber Ankara giden Saygı Heyeti’nin içindeydi. Koçan’a saldırı baṣlayınca milislik yapan aṣiretleri örgütlemede öne çıkmıṣtı.
Ankara ziyareti, Koçan saldırısı, bazı aṣiretlerin milislik yapması, Baytar’ın milis kuvvetlerine komutan seçilmesi, Nuro’nun asılması birbirine baḡlıdır..
Nedense, Baytar bunlardan bahsetmiyor. Hatırlamak istemiyor. Belki de, yazarsa kendi rolü de belli olur diye unutmak istiyor.

Baytar’ın Hatıratım’ına notlar düṣen Mehmet Bayrak’da „olayı bilmiyor“.
Ankara kafilesinin toplu bir fotaḡrafı da kitapda var. M. Bayrak resimdekileri tanıtırken, Baytar için, „Seydan aṣireti umumi mümessili Dr. Nuri Dersimi.“ (Hatıratım, 55 nolu dipnot, sf. 233) diyor.

Baytar’ın böyle bir sıfatı yok. Ankara kafilesine katıldıḡında idama mahkumdur. Ama
çiftlikle ödüllendirilmiṣtir. Devlet memurudur. M. Bayrak biliyorsa, Baytar’ın „umumi mümessili“ diye gösterdigi Seydan aṣiretini bize anlatmalıdır.

Qocu, Khewu, Khalu, Mexsudu, Arslanu aṣiretlerinin de içinde olduḡu bir gurub aṣirete toplu olarak Seydan aṣireti denilir. Bu, aṣiretler arasındaki baḡı, akrabalıḡı analatan geleneksel anlatıma dayandırılır. Baytar Nuri’nin bu aṣiretlerle herhangi bir iliṣkisi yoktur. Zaten Ankara dönüṣü Koçan’a karṣı savaṣa katılmıṣtır. Devlet adına komutandır. Böyle birisi nasıl Koçan’ın da içinde olduḡu aṣiretlerin „umumi mümessili“ olabilir.

Baytar Elçiliḡe Devam Ediyor

Dersim’e karṣı hazırlıklar devam etmektedir.
Son saldırıyı yapmak için zamana ve örgütlenmeye ihtiyaçları var.
Umumi Müfettiṣlikler kurulmuṣtur. Umumi Müfettiṣ bir nevi sömürge valisidir. Dersim, Birinci Umum Müfettiṣlik bölgesine dahil edilmiṣtir.

Aṣiretleri oyalayıp, Dersim’i içten parçalamanın yollarını arıyorlar. Aynı zamanda Dersim’i yakından tanımak için her alanda istihbarat çalıṣmalarına hız verdikleri anlaṣılıyor.

Birinci Umum Müfettiṣ, Elazıḡ Valisi Ali Cemal’i Dersim’e gönderiyor. Seyit Rıza ile görüṣmek istiyor. Seyit Rıza görüṣmeyi kabul ediyor. Baytar da gidiyor. O, her ne kadar Seyit Rıza istedi diyorsa da, devlet görevlisidir, bir nevi „devlet temsilcisi“dir, görüṣmelerde bulunması gerekiyor.(KTD, sf. 137)

Anlaṣılan Seyit Rıza’yı kandıramıyorlar. 1929’da Umum Müfettiṣ İbrahim Tali, Baytar’ı Diyarbakır’a çaḡırıyor. Kendisine Özel İdare’den 570 Lira veriyorlar. O, bunu „bir alacaḡı“ı yapıyor. (KTD, sf. 138)

„Yola çıktım. Diyarbakır’a vardıḡımda İbrahim Tali’ye misafir edildim”. (age, sf. 138)



Önemli adamdır. Kendisini hep valiler, paṣalar misafir ediyor. Umum Müfettiṣ kendisine Dersim hakkındaki istihbarat raporlarını okuyor. Boṣ yere okumuyor.
“Siz Dersim’in aydın ṣahsiyetlerinden birisi olduḡunuzdan, sizi Dersim’e göndereceḡim, orada bölgeniz halkı ile iliṣki kurarak bu meseleler hakkında fikir ve amaçlarının ne olduḡunu bana bildirmelerine aracılık etmenizi memleketinizin geleceḡi adına sizden beklerim dedi.

Bu teklifi kabul ettim ve İbrahim Tali’den ayrıldım.“ (age, sf. 139)
Artık Umum Müfettiṣin temsilcisidir. Aṣiret reislerini Diyarbakır’a taṣır. Hozat’dan Müfettiṣe telgraf çeker. Bazı aṣiret reislerini de yanına alıp Müfettiṣin huzuruna çıkarlar. Heyet olarak müfettiṣle görüṣürler. Baytar, aynı aksam Müfettiṣle tek baṣına görüṣür. Baytar’ın anlattıklarına bakılırsa Seyit Rıza hakkında konuṣurlar.
Ertesi gün veda ziyaretine giderler. (Ne büyük aṣk, mutlaka ayrılırken Baytar’ın gözleri yaṣarmıṣtır). Heyetteki her kiṣiye biner lira verilir. Seyit Rıza’ya da iki bin lira gönderilir. Kendisine ne kadar verildiḡini yazmaz. (sf. 140)

Sivas Yollarında

Güya Baytar hakkında idam kararı vardır.
Nedense kimsenin aklına gelmemektedir. Gerçi, O’nu Elazıḡ’a çaḡıranlar, „hiç bir sorgu ve sorumluluḡa uḡratılmayacaḡı“ nı, „yakın zamanda bu duruma dair özel bir karar dahi çıkarmaya söz„ vermiṣlerdir. (KTD, sf. 129)
Sorgu-suale uḡramaz, ama özel karar da çıkmamıṣtır.
Atına biner. Kimseye haber vermez. Sivas yollarına düṣer.
„Sivas merkezinde idim, adlarını saklı bırakacaḡım Kürt aydınlarıyla görüṣmeye baṣladım. Bu arada hakkımda gıyaben verilen karara itiraz ederek yüzüme karṣı muhakemenin yapılmasını istedim. Aleyhimdeki gıyabi hükmün çıkmasından sonra, bir çok af kanunları çıkmıṣ ve mesele zaman aṣımına uḡramıṣ olduḡundan dolayı, yüzyüze yargılama yapılmasına gerek görülmediḡinden mahkemeden buna dair bir karar sureti aldım“ (KTD, sf. 148)

Ne güzel hikaye etmiṣ.
Acaba Aliṣer’in davası niye “zaman aṣımına” uḡramıyor?
Hangi „af kanunu“ çıkmıṣ?
Hesen Xeyri niye asılıyor?
Nuro niye asılıyor?

İstiklal Mahkemeleri denilen ölüm mahkemelerinde insanlar Türkçe bilmiyor diye idam ediliyorlar.




Savaṣlar yönetmiṣ Baytar Nuri’nin davası bir gecede zaman aṣımına uḡruyor.
Gerçekte ise O’nu Elazıḡ’a geri çaḡırdıklarında „özel bir karar“ çıkaracaklarına dair söz vermiṣlerdi. Sözünü tutmuṣlar. Belki de bu kararı geciktirerek Baytar’ı istedikleri gibi çalıṣtırmıṣlardır.

Sivas’tan Elazıḡ’a dönerken yine tutuklanıyor. Yine bırakılıyor. Elazıḡ’a gönderiliyor. Güya savcılıkta sorgulanıyor. Bırakılmasına karar veriyorlar. Kendisinden dinleyelim:
„Genel Müfettiṣlik, Seyit Rıza’yı teskin etmek amacıyla savcılıḡa gönderdiḡi gizli bir emirle, iṣe kanuni bir merasim süsü vererek, sorumsuzluk kararıyla bırakılmamı emretmiṣ ve durum Dersimlilere dahi bildirilmiṣti.“ (KTD, sf. 155)

Baytar’ı hep gizli bir el koruyor. Önce tutukluyor, sonra serbest bırakıyor. Her vesileyle de Dersimlilere haber veriyor. İṣe „kanuni bir süs“ vermeyi de unutmuyorlar. Amac, Baytar’ın durumunun açıḡa çıkmasını engelemek ve Dersimlileri ṣüphelendirmemektir.

Dersim Karıṣınca Baytar Ankara’ya Sıḡınıyor

„1932 yılı ortalarında Dersim’de yine kaynaṣma baṣlamıṣtı. Her ihtimale karṣı tedbirli bulunmak için Ankara’ya gitmek zorunluluḡunu duydum.“ (KTD, sf. 157)
Baytar’ın dediklerine ne demeli, neresinden baṣlamalı.

Kendisini Seyit Rıza’nın temsilcisi, Dersim’in savunucusu ilan ediyor, Dersim’de kaynaṣma olunca, Dersim’e deḡil, Anakara’ya gidiyor. Artık hakkındaki idam kararını da kaldırmıṣlardır. İyice göze girmek, güven vermek istiyor. Belki de Ankara yönetimine doḡrudan rapor veriyor. Her ne kadar „vazifeye tayin“ için gittiḡini söylüyorsa da inandırıcı olamıyor. Ankara yolculuḡunun asıl gayesi „Dersim’deki kaynaṣma“dır. Ankara’ya gitmiṣken, Ṣurayı Devlet’den aklanmasına dair yeniden karar çıkartıyor. Ṣurayı Devlet oy birliḡi ile, „zaman aṣımına uḡramıṣtı, „her nasılsa idam hükmü yüzüne karṣı okunmamıṣtır“ gerekçesi ile „giyabi kararın ortadan kalktıḡı“ sonucuna varıyor. (KTD, sf. 158)

Baytar; emrine girdiḡi Kemalist rejimin kullandıḡı insanları da ortadan kaldırdıḡını biliyor. Bildiḡi için, büyük yerden, Anakara’dan güvence arıyor.

Baytar ın, Diyarbakır-Elazıḡ-Ankara arasında mekik dokuduḡu yıllar, Kemalist rejimin Dersim’in ölüm fermanını verdiḡi yıllardır. Kemalist rejim son darbeyi vurmak için siyasi, idari, askeri hazırlıkları yapmaktadır.








Baytar yönünü Dersim’e deḡil, Ankara’ya çevirmiṣtir.
Zaten O, yıllar önce kendisi için „Dersim’de can güvenliḡi“ kalmadıḡı sonucuna varmıṣtı. (KTD, sf. 129) Belki de durumunun açıḡa çıkmasından korkmuṣtu.

Baytar Suriye’ye Çıkıyor

Dersim’e karṣı topyekun saldırı baṣlamıṣtır.
Köyler bombalanıyor, yakılıyor. Dersim askeri abluka altındadır. Türk parlementosundan ölüm emri, „çıbanı kesin“ emri çıkmıṣtır.
Baytar, Elazıḡ’dadır.

Türk rejiminin ne yapacaḡını yakından biliyor. Anlattıklarından anlaṣılıyor ki, O’nu kullananlar, kendisine güvenmemektedirler. Belkide 1926’da olduḡu gibi doḡrudan savaṣa katmak istiyorlar.
Çareyi kaçmakta bulur.

“Milletin karṣı kaldıḡı feci durumu dünya kamuoyuna bildirmek gerekiyordu. Bu nedenle , bu ödevi üzerime almayı kendime bir borç bildim ve 11 Eylül 1937’de Türkiye sınırlarından dıṣarı çıktım” (KTD, sf. 194)

Karar kendisine aitdir. Baṣka bir yerde de, Seyit Rıza’nın kendisine „her ihtimale karṣı Türkiye dıṣına çıkmasını“ söylediḡini yazıyor. (KTD, sf. 177)

Baytar 11 Eylül 1937’de Suriye’ye çıkıyor.
1937 yazında Sahan Aḡa Türk idaresi tarafından satın alınmıṣ milisler eliyle öldürülüyor.
Aliṣer ve Zarife katlediliyorlar.

Usenê Seydi, Cıbrail Aḡa, Fındık Aḡa’nın da içinde olduḡu çok sayıda Dersim lideri Elazıḡ’da esirdirler.

Seyit Rıza görüṣme tuzaḡına düṣürülerek 10 Eylül’de Erzincan’da tutuklanıyor.

Türk İstihbaratıyla İliṣkisi Devam Ediyor

Suriye’ye çıktıktan sonra da Türk istihbarati ile iliṣkisini koparmıyor.
Baytar Nuri Suriye’den Ürdün’e geçiyor. Ürdün’de Türk konsolosu Celal Karasapan kendisiyle iliṣkiye geçiyor. Türkiye’ye dönmesini ve Kütahya’ya yerleṣmesini öneriyor. Anlaṣılan, Baytar artık Türklere güvenmiyor. Yine de durumu idare ediyor. Hatta kendisini Kütahya’ya çaḡırdıkları için teṣekkürlerini iletiyor. Yıl 1939’dur.



Türk Baṣkonsolosu, „ama bundan sonra dıṣ devletlerle ve özellikle Ermeni Taṣnaklarla iliṣki kurma“ diyerek öḡütte bulunuyor. (Hatıratım, sf. 200-204)

Baytar, bu görüsmeleri Ürdünlüler istiyor diye yaptıḡını söylüyor.
Celal Karasapan’la iliṣkisini bitirmiyor.
Suriye vatandaṣlıḡına geçince konsolosla yeniden görüṣüyor. Konsolos, „Suriye uyruḡuna geçiṣini tenkit“ ediyor. Çok nazik bir iliṣki.

Türk istihbarati ile ilişkisi hakkında fazla bilgi vermiyor. Sadece takip edildiḡini söylüyor.

İliṣkisini koparmadıḡını dolaylı olarak itiraf ediyor. “.. Idlib’de vazifede iken Mustafa katip ismindeki bir Türk casusu da gelip gitmekte iken bir gün yanımdan azarlayarak kovmuṣtum.” (Hatıratım, sf. 215)

Bu gelip gitmelerin nasıl baṣladıḡını, bu iliṣkinin hangi amaçla sürdürüldüḡü hakkında bir ṣey söylemiyor.
Çok taraflı çalısmayı meslek edinmiṣ Baytar uzun yıllar Türk kartını da yedekte tutuyor.

Dersim Ne İstiyordu?

Dersim ne istiyordu? Niçin direniyordu.
Dersim’in de facto özerkliḡi vardı.
Bu özerkliḡin yapısı, alanı daralıp geniṣlese de, Dersim bir nevi iç islerinde özerkdir. Devletin belli merkezlerde kurumları vardı. Az sayıda da olsa askere de gidiyorlardı. Devlet, tam istediḡi gibi olmasa da vergi de topluyordu. Ama devletin hükmü sınırlıydı.

Osmanlının son döneminde baṣlayan ve Cumhuriyet’le birlikte devletin temel özelliḡi haline gelen merkezileṣme, mutlak idare, Dersim’in statüsüyle çeliṣiyordu. Cumhuriyet merkezileṣmeyi ırkçı bir milliyetçilikle birleṣtirince, Dersim, devlet için çıban oldu.

TC.’ni kuranlar ilk günden itibaren, Dersim’i „sorun“ olarak gördüler.
Dersim, statüsünü korumak istiyordu, devlet, Dersim’i tasfiye etmek istiyordu.
Baytar Nuri, Dersim’i anlatırken yanlızca kendisine hayali payeler biçmekle kalmıyor, Dersim’in isteklerini de keyfine göre deḡiṣtiriyor.

Baytar’ın iddiasına göre, Seyit Rıza kendisine „imza benim, fakat umum Dersim namına sana selahiyet veriyorum. Her ne suretle yazarsanız, yazınız“ demiṣtir. (Hatıratım, sf. 112)

Birincisi Seyit Rıza, Dersim’in saygın liderlerinden birisidir. En azından ittifak yaptıḡı aṣiretlere sormadan, onların onayını almadan Dersim adına kimseye yetki vermez.


Dersim’in iç hukuku vardır. Hiç bir aṣiret kendisini tek baṣına Dersim’in sahibi
görmez. Dersim’i Dersim yapan ana özelliklerden birisi de O’nun çoḡulcu yapısıdır. Dersim de ileri çıkmıṣ, saygı duyulan, manevi aḡırlıḡı olan liderler vardır.

Ama Dersim’in tek bir lideri yoktur.

İkincisi, Dersim’de hükümete telgraf çekildiḡinde, talepte bulunulduḡunda bir aṣiretin deḡil, mümkün mertebe çok sayıda aṣiretin imzası atılır. Hiç bir aṣiret, kendisini devletin tek hedefi haline getirmek istemez.

Dahası, bu durum Koçgiri Direniṣi’nin yenilgisinden sonra gündeme geliyor. Dersime sayıları bini bulan kitle sıḡınmıṣtır. Dersim, Koçgirilerin yurduna dönmesi için hükümete baskı yapıyor. Ben, bu yazıṣmaların(Koçgirilerin geri dönmesi ve cezalandırılmamaları ile ilgili) tek baṣına Baytar’a verildiḡini de inandırıcı bulmuyorum. Zira, aynı dönemde Aliṣer’de ordadır. Koçgiri ileri gelenleri de ordadır.
Belki de, Baytar devletle olan iliṣkisinden dolayı bir nevi „aracı“ olmuṣtur.
Biliniyor, Baytar Nuri 1921-26 arası Dersim’de kalıyor.

Türk Hükümeti kendisini göreve çaḡırınca da Elazıḡ’a dönüyor.
Devlet memurudur. Dersim’e ya Vali’nin elçisi, ya Mustafa Muḡlalı’nın komutanı, ya Birinci Genel Müfettiṣ İbrahim Tali’nin görevlendirmesi ile geliyor. Eḡer temsilci sayılırsa, devletin temsilcisidir. Devlet denetimi ve yönlendirmesi altında Dersim’e karṣı görevlidir.

Her ne kadar bu durumu gizlemek istiyorsa da verdiḡi ip uçları, kendi anlattıḡı hayat hikayesi bunun kanıtıdır.

Baytar Suriye’ye çıkınca Dersim adına yabancı devletlere açıklamalarda bulunur. Yazdıḡı ṣikayetnamenin altına da Dersim aṣiretlerinin isimlerine yazar, imzalar. (KTD, sf. 194-197)

Bir baṣka bildirinin altında ise, Dersim Generali Seyit Rıza’nın ismi var.
Bildirin tarihi 30 Temmuz 1937’dir.

Bu bildiriyi muhtemelen Xoybun yazmıṣtır. Bildirinin dilinden anlaṣılıyor. Dersim’in sorunlarından çok, Kürt milli davası gündeme getirilmiṣ. Dersim direniṣi vesile edilerek, Kürtlerin istekleri uluslararası komuoyuna iletilmiṣ. Bildirinin yapay olduḡu Seyit Rıza’ya verilen ünvandan da anlaṣılıyor.
Dersim’de General unvanı yoktur.

Seyit Rıza da dahil hiç bir Dersim savaṣçısı, Dersim lideri kendisine general diye bir sıfat takmaz, kullanmaz.


Dersimliler aṣiretleri adına konuṣurlardı. Ortak açıklamaların altında da aṣiretlerin imzası olur.
Baytar Nuri, bir zamanlar Ankara’dan Istanbul’a gidiṣinde Kürdistan Teali Cemiyeti’nden Kadri ve Cemilpaṣazedelerle görüṣmüṣ ve onlara „Dersim adına belge imzalamıṣ“tı. Dersim yanarken, Xoybun’da kendi propagandasını yapmıṣtır.

Baytar, bildirileri ben yazdım demesine raḡmen, bu bildiriler esas alınarak Dersim’e kimlik biçilmekte, yakın dönemin, henüz canlı ṣahitlerin yaṣadıḡı bir dönemin olayları Dersim’in aleyhine çarpıtılmaktadır.

Baytar kendisi de Dersim’in ne istediḡini satır aralarında yazmak zorunda kalıyor.
„Seyit Rıza ise, general Alpdoḡan’a; Dersim hakkındaki kanunun kaldırılmasını ve Dersim için özel ve milli hakları temin eden seçkin bir idarenin oluṣturulmasını istiyordu.“(KTD, sf. 178)

Dönemin gazetelerinde de Dersim’in talepleri çarpıtılarak da olsa yer alıyor.
18 Haziran 1937 tarihli Tan Gazetesi’nde Dersim Terakki Yolunda diye bir haber var. Haberde Dersimlilerin bir „talep listesi“ gönderdikleri söyleniyor.

„Dersimli beyin yeniden fesat kaynatarak, memleketin huzur ve sükúnunu bozmıya kalktıḡı haberi, evvelá Elázize, oradan Ankara’ya geldi. Dersimli sergerde, üstelik bir de talep listesi göndermiṣti. Yol, köprü, mektep, kıṣla, karakol, vergi, memur, hükúmet teṣkilátı istemiyordu. Kendisi yerinden oynatılmayacak, siláhı alınmayacaktı.“

Bu istekler çok açıktır.
Bu Dersim’in Özerkliḡidir.
Dersim’in yazılı olmayan özerklik statüsüne son veren Tunceli Kanunu’nun reddidir.

Tarihine Sahip Çıkmayan, Geleceḡine Sahip Çıkamaz

Ülkesi iṣgal edilmiṣ, ulusal özgürlüḡü gasp edilmiṣ halkların tarihi de gasp edilmiṣtir.
İnkar edilmiṣ, iṣgalciler lehine deḡiṣtirilmiṣ tarih, bugünü ve geleceḡi de ipotek altına almaktadır.

Dersimliler dıṣardan yazılmıṣ tarihin yerine, kendi tarihlerini yazmaya baṣladılar. Daha çok 1937-38 Jenosid sürecini inceleyen, araṣtıran çalıṣmalar var. Dönemi yaṣamıs insanlarımızın anlatımları var. Bunların bir kısmı yayınlandı.

Yayınlanan çalıṣmalarda Seyit Rıza’nın da hayatı, mücedelesi anlatılıyor.
Bu belge türü kitaplardan birisi de Cemal Taṣ’ın Roê Kırmanciye isimli uzun röportajı. Kitap asırlık çınar Hesen Aliê Sêy Kemali’nin anlatımlarına dayanıyor. Dersim’i öḡrenmek isteyenler, anlamak isteyenler bu kitabı mutlaka okumalıdırlar.




Hesen Aliê Sey Kemali Seyit Rıza’nın aṣiretinden. Yakın köylüsü. Akrabası. Rus iṣgali döneminden itibaren olayların içinde. Seyit Rıza’yı, ailesini, yaṣamını günü gününe biliyor. Sadece bir anlatıcı deḡil. Anlattıklarını görmüṣ, yaṣamıṣ biri. Bu kitapta da Baytar yok. O’nun çizdiḡi tablo yok.

Baska röportajlar var. Xıdır Aytac’ın, Hüseyin Çaḡlayan’ın, hatta her vesile ile Baytar’ın dediklerini bir mürit gibi tekrarlayan Munzur Çem’in röportajları var.

Dersimlilerin kendi anlattıkları tarihte Baytar yok. Kimse O’nu hatırlamıyor. Dıṣardan birisi. Devlet adamı. Dersim’in hikayesinde olumlu anlamda bir rolü yok.

Ama O’nunla birlikte Dersim’e gelen ve katledilene kadar Dersim’de yaṣayan, mücadele eden Aliṣêr’in adı da var, sanı da var.

Baytar Nuri’nin yazdıklarına, çizdiḡi senaryoya bir de bu açıdan bakılmalıdır.
Dersim’in doḡal yapısından, tarihinden, kimliḡinden rahatsız olanlar, bu çalıṣmaya da „Baytar Nuri’ye dil uzatılıyor” diye saldıracaklar.

Boṣuna yorulmasınlar, tarihimizi, kimliḡimizi birileri rahatsız oluyor diye savunmaktan vazgeçmeyiz.

Son söz yerine, 1996’da Dersimlilerinde içinde yer aldıḡı bir gurup Zaza aydınının çaḡrısını anıyorum.

„Tarihimizi, insancıl kültür ve geleneklerimizi kimse kendine mal edip, gasp edemez. 1918-21, 1925, 1937-38 direnişleri özgürlük mücadelemizin tarihidir. Tarihimiz başkaları tarafından yazıldı ve bizden çalındı. Geri istiyoruz. Türk milliyetçiliğinden devr alınan sahte tarih yazımına son verilmelidir.“ (Serbestiye’nin Kuruluş Bildirisi)

Sait Çiya / Haziran 2011


Kaynaklar: Piya Forum ve Dersim Zaza Platformu